MARDİN İLE İLGİLİ TARİHTE YAYINLANAN İLK GÖRSELLER(1)

Asırlar öncesine dayanan Mardin ile ilgili ilk görseller hep merak konusu olmuştur.Acaba Mardin’in geçmişine dair görsellerin en eskisi ne zaman yayınlandı?diye zihinleri kurcalayan soruya aldığımız araştırma sonuçları bizi ilk olarak 1766 tarihine götürmektedir.

1840’lı yıllardan sonra fotoğraf makinesinin icat çalışmalarının yapıldığını kabul edersek Mardin ile ilgili fotoğraf görsellerinin bu tarihten sonraki yıllarda araştırılması gerekir.Ancak fotoğrafın olmadığı dönemlerde seyyahların büyük bir itina ile günlerce uğraşarak yaptıkları gravür çizimleri de en az fotoğraf kadar etkili olmuştur.İşte Mardin ile ilgili en eski bilinen Carsten Nıebuhr’un 1766 yılında çizdiği gravürü sayesinde Mardin şehir yapısının temel öğelerini gözleme imkanına kavuşuyoruz.

1766′da Mardin’e gelen ve Mardin Gravürünü çizen Carsten NIEBUHR çok iyi bir öğrenim görmüş, çok meraklı, çok okuyan, aynı zamanda çok iyi bir gözlemci olan âlim seyyahtır. 17 Mart 1733′te Almanya’nın Kuzey Denizi kıyılarına yakın Elbe nehri ağzındaki Cuxhaven şehri güneyindeki küçük bir kasabada doğar: Lüdingworth. Dedeleri bir çiftlik sahibidir; fakat zengin değillerdir. Carsten doğduktan birkaç hafta sonra annesi vefat eder, terbiyesini üvey annesi üstlenir. Babasının arzusu üzerine yakın şehirlerden birisinde Latince okuluna devam ederse de, babasının da kısa bir süre sonra ölümü, onun tahsilini yarıda bırakmasına sebep olur. Bir yıl kadar musiki ile uğraşır, çeşitli âletleri çalmasını öğrenir. Gayesi kilisede orgcu olmaktır. Dayısı bundan hoşlanmaz, alıp onu çiftliğine götürür, orada dört sene hizmet eder. Bir gün bir tesadüf onun hayat akışını değiştirir. Bir arazi ihtilâfından dolayı komşu çiftliğin yüz ölçümünü bulmak gerekir, lâkin bulunan kasabada bu işten anlayan yoktur. Başka bir yerden arazi ölçümünden yani kadastrodan anlayan bir uzman getirtilir. NIEBUHR, bu durumda kendisinin bu mesleği öğrenmesi gerektiğine inanır, önce Bremen’e, sonra da Hamburg’a giderek lise seviyesinde matematik ve lisan öğrenir, henüz 22 yaşlarındadır.
1757 ilkbaharında Göttingen’e gider, matematik öğrenimini devam ettirmek niyetindedir. O tarihlerde bu şehirde ünlü bir Doğu-Bilimci ve İlâhiyatçı olan Johann David MICHAELIS vardır, Danimarka Başbakanı Kont Von BERNSTORFF’un ahbabıdır. Birgün Bakana Tevrat ile ilgili bazı sorunları araştırmak için Arabistan’a bir öğrencisini göndermek istediğini, kendisinin malî bakımdan desteklenmesini arzu ettiğini bildirir. Bu teklifi kabul edilir, fakat seyahate yalnız Arapça bilen bir ilâhiyatçının değil, bir tabiat bilimcisinin, bir matematikçinin, bir ressam ve doktorun da katılmasına karar verilir. Bunlara bir de hizmetkar eklenince, inceleme kafilesi altı kişiyi bulur. Masrafları Danimarka Kralı V. Friedrich (1746-1766) üstlenir. Bu altı kişi Göttingen’de bir yıl kadar eğitim görür, biraz Arapça öğrenir, eski seyahat kitaplarını okuyanları olur. 7 Ocak 1761′de heyet Kopenhag’dan Grönland adlı bir harp gemisi ile yola çıkar. 14 Mayıs 1761′de Marsilya’ya, 14 Haziran 1761′de Malta’ya, 3 Temmuz 1761′de İzmir’e. 30 Temmuz 1761′de İstanbul’a gelinir. Heyet 26 Eylül 1761′de İskenderiye’dedir, oradan da Kahire’ye giderler. Seyahat kafilesinin Yemen sahillerine varışı aynı yıl sonlarını bulur (29 Aralık 1761). Burada en az iki sene kalınması planlanmışken 1763 Mayısında ve Temmuzunda ilahiyatçı ve tabiat bilimci peşpeşe ölürler. Kalanlar gemi ile Hindistan’a gitmeye karar verirler. Yolda da ressam ve hizmetkâr vefat ederler, onların naşını denize atarlar, balıklara yem olurlar. Doktor da Bombay’da ölür. Tek başına kalan Carsten NIEBUHR 8 Aralık 1764′te Bombay’dan dönüş yolculuğuna başlar. Uzun bir yolculuktan sonra kervanla Basra-Bağdad-Musul-Mardin-Diyarbakır-Urfa-Halep istikametini takip eder. İskenderun’dan Kıbrıs’a ve sonra da Kudüs’e de gider, gelir. En sonunda da Kasım 1766′da yine Halep üzerinden İstanbul’a oradan da Edirne-Bükreş -Lemberg-Varşova üzerinden 20 Kasım 1767′de tekrar Kopenhag’a döner.
Carsten NIEBUHR 1772′de Beschreibung von Arabien (Arabistan izlenimleri) adlı kitabını yayınlar, daha sonra da Reisebeschreibung nach Arabien und anderen unliegenden Landern (Arabistan’a ve civarındaki ülkelere bir seyahatin izlenimleri) okuyucuya sunulur. Lâkin ilk iki ciddi 1774 ve 1778′de basılan bu kitabın son cildi onun vefatından yirmi dört sene sonra, 1837′de yayınlanır. Bu sonuncu ciltte onun Halep’ten Anadolu’yu kat ederek Kopenhag’a dönüş hatıraları vardır.(1)

Posted in Mardin Araştırmaları | Leave a comment

Sofi Mirza’nın Nesli

Hayatını çiftçilik ve hayvancılıkla geçiren,kendi halinde ehli takva olan Bediüzzaman’ın babası Sofi Mirza’nın yetiştirdiği evlatlarından,kendisinin ne kadar ilme ve alime değer verdiğini anlamak mümkün.Büyük bir takva sahibi olan Sofi Mirza’nın en büyük özelliği hak hukuk konusunda ve haram helal ayrımında büyük bir titizlik ve hassasiyete sahip olmasıydı.Ayrıca mütevaziliği ve insanlara karşı olan alçakgönüllülüğü hayatının vazgeçilmez prensibi idi.Kendisi alim olmadığı halde cinsiyet farkı gözetmeden bütün çocuklarını iyi bir medrese eğitimine teşvik etmiş ve bu sayede alim bir aileye sahip olmuştur.Doğum tarihi konusunda her hangi bir bilgiye sahip olamadığımız Sofi Mirza’nın 1920 yılında vefat ettiği bilinmektedir.Eşi Nuriye hanımda takvada beyinden geri olmadığı gibi,yetiştirdiği çocuklarına verdiği tesirli derslerle,çocuklarının eğitimine büyük katkıları olmuştur.Bu mübarek ailenin yaş sırasına göre çocukları,

1. Dürriyye, 2.Abdullah, 3.Said, 4.Mehmed, 5.Abdülmecid, 6.Hanım ve 7. Mercan’dır.

Sofi Mirza,hanımı Nuriye ve Büyük oğlu Molla Abdullah Nurs mezarlığında

Bazı  araştırmalarda Dürriye’den sonra Hanım’ın adı geçiyorsa da resmi nüfus kayıtları incelendiğinde Hanım’ın Molla Mirza’nın altıncı çocuğu olduğu görülecektir.

Sofi Mirza ailesi,soyadı kanunu çıktıktan sonra nüfus tescilleri “Okur”soy ismi ile kayıtlara geçirilmiştir.

Sırası ile Sofi Mirza’nın ailesi ile ilgili elde edebildiğimiz bilgileri aktaralım.

1.Dürriye : En büyük kız evladı olan Dürriye’nin doğum ve ölüm tarihleri ile ilgili bir bilgiye henüz ulaşılabilmiş değiliz.Nüfus kayıtlarının harf inkılabından sonra ciddi anlamda işlenemediği,bu yüzden bir çok veriden mahrum kaldığımızı belirtelim.Dürriye hanımla ilgili bilebildiğimiz, Bediüzzaman’ın Rus Harbi’nde şehid düşen yeğeni Ubeyd’in annesi olduğu ve Birinci Cihan Harbi’nden evvel Nurs deresine düşerek şehiden boğulduğudur.

2.Abdullah : Alim ve fazıl bir zat olan Molla Abdullah’ın doğum tarihi ile ilgili bir bilgi yoktur.Ancak vefat tarihi 1914’tür. Bediüzzaman’ın yeğeni ve manevi evladı ve  talebesi olan merhûm Abdurrahman’ın babasıdır.Abdurrahman dışında Bedia adında kız çocuğunun olduğu da biliniyor.1902 doğumlu olan oğlu Abdurrahman, M.Kemal’in halasının torunu olan Hatice hanımla evlenmiş ve Vahdeti Suat adında10.08.1928 tarihinde tek erkek evladı olmuştur.Hanımı Hatice hanım ikinci evladının doğumu esnasında bebeği ile beraber vefat etmiştir. Sipahioğlu soy ismini alan Abdurrahman Nursi’nin oğlu Vahdeti Suat karikatürist ve ressamlık yapmış olup,halen Ankara’da hayatını geçirmektedir.1956 doğumlu Abdurrahman Selçuk ve 1969 doğumlu Hatice Elçin adında iki çocuğu vardır.Abdurrahman Selçuk Ankara’da TRT’de tambur sanatçısı ve aynı zamanda ODTÜ’de Güzel Sanatlar bölümünde öğretim görevlisidir.Kızı Hatice Elçin ise ABD Teksas eyaleti Houston’da yaşamaktadır.Abdurrahman Selçuk’un 1990 doğumlu Sina adında erkek çocuğu ile 1994 doğumlu Nil adında kız çocuğu bulunmaktadır.

Abdurrahman Nursi           Vahdet Suat Sipahioğlu      Abdurrahman Selçuk Sipahioğlu

(1902-1929)                                 (1928-     )                                         (1956-      )

3.Said :Risale-i Nur Külliyatı adlı Kur’an tefsirinin müellifi olup Bediüzzaman lakabıyla bilinen Said, 1878 yılında Nurs köyünde doğdu.Hayatını  iman ve kur’an hizmetine verdiğinden dolayı evlenmedi.Bekar olarak 23.Mart.1960 tarihinde Şanlıurfa’da vefat etti.Nüfus kayıtlarında soy ismi Okur  diye geçmiş ise de  bu soy ismini hiç kullanmadı.Köyün adına izafeten Nursi soy ismi ile tanındı.

4.Mehmed : Mirza Efendi’nin bahtiyar evlâtlarından birisi de, dördüncü çocuğu olan Mehmed Okur’dur. Bediüzzaman Hazretleri’nin bir küçüğüdür. İsmi Muhammed veya Mehmed olarak anılır. Resmiyette Mehmet’tir. Fakat ona hep Muhammed denilmiştir. Molla Muhammed, Nurs köyünde yıllarca imamlık yapmıştır. Âlim ve fâzıl bir zattır. Fizikî olarak kısa boylu, sakallıdır. Güzel bir yazıya sahiptir. Tahsilini doğunun medreselerinde yapmış, akabinde yıllarca halkı iman ve Kur’ân hizmetleriyle tenvir etmiştir.

Molla Muhammed’in mezar taşı

Mehmet Okur, evlenmiş fakat hiç çocuğu olmamıştır. Çocuk hasretini, Zübeyir isminde birini evlâtlık alarak dindirmiştir. Zübeyir, aslında Rus ve Ermenilerin Birinci Cihan Harbi’ndeki işgalleri sırasında o yörelerde kalan bir çocuktur. Zübeyir, o yıllarda İslâm’a girerek Müslüman olur.Mehmet Okur 1879 Nurs doğumlu olup,26.02.1950 tarihinde vefat etmiştir.

5.Abdülmecid : Sofi Mirza Efendi’nin yaş sırasına göre beşinci çocuğudur. Bediüzzaman’ın küçük kardeşidir. Hanedanın diğer mümtaz fertleri gibi, Abdülmecid Efendi de âlim,fazıl,alçakgönüllü ve son derece tevazu sahibidir.

Abdulmecid Ünlükul                  Suad Ünlükul                                   Seyda Ünlükul

(1884-1967 )                                   (1929-1993 )                                        (  1959-   )

1884 yılında Nurs köyünde dünyaya gelir. Tahsilini şarkta yapar. Vanlı Şeyh Gazali Efendi’nin torunu Rabia hanımla evlenir. Bu evliliklerinden biri kız olmak üzere beş çocuğu olur. Çocuklarının isimleri, yaş sırasına göre şöyledir: Selahaddin, Fuad, Nihat, Suat, Saadet.

Selahaddin, Abdülmecid Efendi’nin ilk çocuğudur. Küçük yaşlarda vefat etmiştir.

Fuad , Abdülmecid Efendi’nin ikinci çocuğudur. Yüksek Ziraat Fakültesi 3. Sınıf öğrencisi iken, 11 Haziran 1944 tarihinde vefat etmiştir. Abdülmecid Efendi, oğlu Fuad’ın genç yaşta vefatına çok üzülmüştür. Bu nedenle, biricik oğlunun hasretiyle, onun anısına “Fuadiye Risâlesi” ismini verdiği bir manzum eser yazmıştır.

Suad, 1929’da doğmuştur. 4 Ekim 1993 yılında İstanbul’da vefat etmiştir. Amcası Said Nursî’yi hayatta iken Emirdağ’da ziyaret etmiştir. Polis memurluğundan emekli olmuştur. Çocuklarından üçü hâlen hayattadır. İsimleri ise Seyda , Serkan ve Semra’dır.Ayrıca Nihal adındaki bir kız çocuğu 1956 tarihinde henüz bebek iken vefat etmiştir. Seyda,KKK  Astsubay emeklisi olup İstanbul’da yaşamaktadır.Seyda’nın 1982 doğumlu Burak isminde bir erkek çocuğu ile 1992 doğumlu Tuba isminde bir kız çocuğu vardır.

Abdülmecid Efendi’nin Nihat ismindeki mahdumu 1925 doğumlu olup genç yaşında 1957 yılında dar-ı bekâya irtihal etmiştir.1932 doğumlu Mukaddes Türkan hanımla evlenmiş olup,bebek yaşlarında olan Nuriye Mukaddes ve Muzaffer Nahide adlı kızları da vefat etmişlerdir.

Abdülmecid Efendinin son çocuğunun ismi 1940 doğumlu Saadet’tir. İlkokul öğretmenliğinden emekli olup halen Konya’da ikamet etmektedir.

Sofi Mirza’nın en çok çocuğa sahip olan beşinci çocuğu olan Abdülmecit,adının Türkçe karşılığı olan “Ünlükul”soy ismini almıştır.

6.Hanım : Sofi Mirza’nın “Hanım” ismindeki kız çocuğunun büyük ve meşhur bir âlime olarak yetiştiği rivayetler arasındadır. Bu merhûme hanım, Birinci Cihan Harbi’nden evvel, Molla Said isminde, âlim bir zâtla evlenmiş, bilâhare 1913 senesinde, şeyh Selim veya Bitlis hadisesi ismiyle, meşhur “Hürriyet’in i’lanı”na karşı hükümete isyan edenlerin arasında, bu Molla Said’in de ismi karışmasıyla, hanımı “Hanım” ile birlikte şam’a hicret etmişlerdir. Şam’da çok talebesi olan Molla Said Efendi ders okuturken, takıldığı çetin mes’eleleri, perde ve hicap arkasında oturan hanımı, Âlime Hanım’a, sorarmış. O ise hiç duraklamadan hemen mes’eleyi çözer, cevap verirmiş, diye hâlen Şam’da hayatta olan Bitlisli Molla Abdulazîz Efendinin hatıralarında geçer.(1)

Hanım’ın resmi nüfus kayıtlarına göre doğum tarihi 1890 olup,1945 tarihinde Mekke-i Mükerreme’de tavaf ederken vefat etmiştir.

7.Mercan : Sofi Mirza Efendi’nin yedinci ve son çocuğu Mercan’dır. Mercan, Nurs doğumludur. Feke İbrahim denilen bir şahısla evlenmiştir. Evlendiği bu zatın da çok dindar ve iyi bir insan olduğu anlatılır.

Mercan Hanım’ın, Feke İbrahim’den bir kız ve bir erkek olmak üzere iki çocuğu olmuştur. Büyük ve erkek olanın ismi Bişar, diğeri ise Nazife’dir.

Nurs’un Aşağı Kiğıs Mezrası’nda ikamet etmişlerdir. Bu mezraya bizzat gidip yaptığım araştırmalara göre, Mercan’ın kızı Nazife’nin hayatta olan yedi torunu vardır. (2)

Mercan’ın doğum ve vefat tarihleri bilinmemektedir.

Sofi  Mirza’nın nesline resmi makamlarca verilen “Okur”soy ismini kullanan hiç kimse kalmadı.Sadece Abdülmecid Nursi’nin Ünlükul soy ismi ile Molla Abdullah’ın torunu olan Vahdeti Suat’ın kullandığı Sipahioğlu soy ismi kullanılmaya devam ediliyor.Sonuç olarak Sofi Mirza’nın nesli, Molla Abdullah ve Abdulmecid Nursi’nin nesilleri ile sürdürülmektedir.Bir tevafuk eseri olarak her iki nesil “Suat”ismi ile devam ediyor.Abdulmecid Nursi oğlu Suat ile Molla Abdullah’ın torunu Vahdeti Suat.Suat’ın kelime anlamı,mutlulukla,saadetle ilgili;mutlu anlamlarına gelmektedir ki bununda kısaca karşılığı Said’dir.

KAYNAKLAR

1-Mufassal Tarihçe-i Hayat.Abdülkadir Badıllı.sh.73

2-Mustafa Öztürkçü.Yeni Asya.03.04.2008

Posted in Bediüzzaman Araştırmaları, Genel | Yorumlar Kapalı

Bediüzzaman’ın İttihatçı Dostlarından Hasan Tahsin Paşa

Bediüzzaman’ın gaye-i hayali ve en büyük ideali olan Medresetüzzehra’nın tesisi için Bitlis Valisi Tahir Paşa’nın referans mektubuyla 1907 yılının sonlarında geldiği İstanbul ahvalinden ve Sultan Abdülhamid’in çevresini kuşatan müdahanecilerden fırsat bulup istediği neticeyi elde edemeyince,gayesinin tahakkukundan vazgeçmez. İstanbul’da Sultan Reşat’ın tahta geçişinin ikinci yıl dönümü münasebetiyle düzenlenen törenlere katılan Bediüzzaman, padişahın Rumeli seyahatine, Doğu İllerini temsil etmek üzere katıldı. İstanbul’dan Selanik limanına Barbaros zırhlısıyla giden kafile, daha sonra trenle, o yıllarda Kosova Sancağı’nın başkenti olan Üsküp’e geçti.

Seyahatin Üsküp’teki bölümünde orada kurulması plânlanan Üsküp Üniversitesinin temeli atıldı. Ancak bu seyahatten kısa bir süre sonra Balkan Savaşları başladı. Böylece Üsküp Üniversitesinin yapımı, mecburen durdu. Said Nursî, Doğunun böyle bir üniversiteye daha çok ihtiyacı olduğunu anlatarak Sultan Reşat’a, Üsküp Üniversitesi için ayrılan tahsisatla Doğuda bir üniversite kurulmasını teklif etti. Bu teklif,Sultan Reşat,ittihat ve terakki hükümetince on dokuz bin altın lira tahsisatla kabul gördü. Böylece Medresetüzzehra için istediği kararı hükümetten çıkaran Bediüzzaman, İstanbul’dan ayrılarak 1913 yılında Van’a döndü.

O tarihte Van valisi olan ittihatçı Hasan Tahsin bey,Bediüzzaman’ın bu eğitim projesine sahip çıkar ve Evkaf nazırı Ürgüplü Mustafa Hayri beyin de desteğini alarak Van’da büyük bir Medrese-i Zehra-yı Reşadiye’nin tesisi için meselenin takipçisi olmuş ve Sultan Mehmed Reşad’a telgraflar ile mektuplar yazmıştır.Bu konuda yirmiye yakın yazışma belgesi tespit ettiğini belirten değerli araştırmacı Necmeddin Şahiner,bu belgelerin tamamını Van valisi Tahsin beyin padişaha sunduğunu ifade eder.13 Haziran 1913 tarihli bu belgelerden birisinde Tahsin bey” Bab-ı âli Daire- i Sadaret şifre kalemi” başlıklısında sadrazamlıktan ve saraydan şunları istiyordu:
“Doğu Anadolu ve Van taraflarında Müslüman-Kürtlerin cehaletinden istifade ederek, Şii mezhebi gittikçe yayılmaktadır. Bu arada Abdürrezzak isminde bir yalancı ise çok yıkıcı faaliyetler yapmaktadır.
“Bütün bu menfi hareketlere karşı buralarda yapılacak bir üniversite, saçağı nurlu Osmanlılığın ve İslâmiyetin bekası için büyük bir dayanak noktası olacaktır. Eşraf, âlimler ve aşiretler bu güzel neticeyi sabırsızlıkla beklemektedirler.
“Bütün Şarkın büyük âlimi Bediüzzaman bu mesele için can ü gönülden samimiyetle çalışmaktadır. Bu meseleyi Evkaf-ı Hümayun Nezaretine de yazıp bildirmiştik. Fakat mesele çeşitli yazışmalarla ve mali darlık gibi sebeplerle gecikmektedir. Medresetü’z-Zehra ismindeki bu üniversitenin inşası için gereken masrafların ‘ceyb-i Hümayundan’ ödenmesi için bütün ulema, rüesa ve eşraf tarafından hak-i pay-i Şahanenin bu hayırlı işin hassaten taraf-ı Şahaneden vücuda getirilmesini istirham etmekteyiz.”(1) diye üniversitenin kuruluş aşamasındaki sıkıntılarını dile getirir.

Bu konu ile ilgili bulunan bir diğer belgeye göre” Said Nursî’nin, şarkın kurtuluş reçetesi olarak Van’da donanımlı okul açma projesi ile ilgili düşünceleri devlet tarafından da kabul görüyor. Van Valisi Tahsin Paşa, Sultan Reşad Han’a yazdığı mektupta, “Asırlardır uyuyan vatanın bu geniş kıtasını uyandırmak için tek çare eğitimdir. Bu da ancak dinî eğitim ile mümkün olur.” diyor. Tahsin Bey, vilayet merkezinde, dinî ilimlerle fen bilimlerinin birlikte okutulacağı dârü’l-fünûn şeklinde medrese-i ilmiye açılması gerektiğini belirterek gerekli paranın padişah tarafından ihsan edilmesini talep ediyor. Belgeyi Osmanlı arşivlerinde bulan tarihçi Dr. Ramazan Balcı, Said Nursî’nin Millî Mücadele döneminde üniversite açma talebini Meclis’e de ilettiğini hatırlatıyor. Balcı, Bediüzzaman’ın TBMM’de yaptığı şu konuşmayı aktarıyor: “Yoksa Türk olmayan Müslümanlar, Türk’e hakikî kardeşliğini hissedemeyecek. Şimdi, bu kadar düşmanlara karşı yardımlaşma ve dayanışmaya muhtacız.”

Ramazan Balcı, Bediüzzaman Said Nursî’nin ‘Medresetüzzehra’ adını verdiği üniversite için şu vasiyette bulunduğunu anlatıyor: “Ey üç yüz sene sonra gelenler! Şu kalenin başında bir medrese-i Nuriye çiçeğini yapınız. Cismen dirilmemiş, fakat ruhen bâki ve geniş bir heyette yaşayan Medresetüzzehra’yı cismanî bir surette bina ediniz.” Said Nursî’ye göre Medresetüzzehra’nın eğitim dili de Türkçe, Kürtçe ve Arapça olmalı. Böyle bir uygulamanın bölgeye nefes aldıracağı görüşünü belirten Balcı, Bediüzzaman’ın, “Kürtler için istikbalde müthiş bir darbeler hazırlanıyor, kalbim parçalanıyor.” diye feryat ettiğini söylüyor.(2)

Bediüzzaman, hayallerini süsleyen eğitim projesine Sultan Reşat’tan ve Van valisi Tahsin beyden tam destek almış artık işi fiiliyata dönüştürme zamanı gelmişti;fakat bu defa da Harb-i Umumi denilen birinci Dünya savaşı patlak verdi.Bu yüzden Medresenin temelinin atılmasından başka bir faaliyete fırsat kalmadı.

Bediüzzaman da talebeleriyle harbe iştirak eder.Pasinler cephesinde büyük hizmetler elde ederek,Van’a döner.Van ve Bitlis’te hem Ruslarla hem de Ermeni çeteleriyle savaşır.Bu muharebelerde başta yeğeni Ubeyd olmak üzere bir çok talebesini şehit verir.Ermenilerin kadın ve çocuklarına ilişmez ve onlara iyi davranılması için telkinlerde bulunur.Bu tavrı karşısında Ermeniler de zulümlerinden vazgeçer.

Abdulmecid Nursi hatıralarında,Bediüzzaman’ın Van’dan Erzurum cephesine gönderilen ve yirmi beş bin mevcudu bulunan fırkaya vaiz tayin edilerek, Kafkas cephesine gittiğini ve fevkalede başarılı hizmetlerde bulunduğundan dolayı da  Van Valisi Tahsin Bey’in kendisine verdiği vesikada, “Van fırkasının görmüş olduğu hizmet, tamamıyla Said‑i Kürdî’nin maddî ve manevî himmetiyle olmuştur”.Kaydının yer aldığını ifade eder.

Kaderin garip bir cilvesi Bediüzzaman’ın dostu olan Hasan Tahsin Paşa da aynı muharebede bulunur. ” 6 Kasım 1914′te Erzurum Valisi olarak göreve başlar, 19 Aralık’ta Sarıkamış Harekatı’nın başlaması sırasında ordunun iaşesinde, gerekli malzemenin bölgeye geciktirilmeden gönderilmesinde olağanüstü gayret ve faaliyetlerinden dolayı ordu komutanlığından takdirname ve askeri rütbe verilmek suretiyle taltif edilir. Kendisine Sultan Reşat Nişanı beratı verilir.
27 Mayıs 1915 tarihli yer değiştirme kanunu ve bu kanuna dayalı olarak çıkarılan emirler çerçevesinde; Erzurum Van ve Bitlis vilayetlerinden çıkarılan Ermeniler, Musul’un güney kısmı, Zor ve Urfa sancağına nakledilmişlerdi. Hasan Tahsin Bey, göç ettirilen Ermenilere en azından on dört günlük bir hazırlık süresi tanımış ve eşyalarını satmalarına veya yanlarına almalarına izin vermişti. Tüccar ve esnafın bir bölümü mallarını ve değerli eşyalarını Ermeni Kilisesi’nin, Osmanlı Bankası’nın korumasına bırakmıştı. Kağnıları, Erzincan ve Sivas’a kadar çaresiz ailelerin emrine vermişti. Tahsin Bey ayrıca, hastaların, erkeksiz ailelerin, çocukların ve yalnız kadınların Erzurum’da kalmalarına da izin vermişti. Tüm bunlar, Erzurum’a gelip kendisiyle görüşen Scheubner adlı bir Alman diplomatın konsolosluk raporlarına aksettirilmiştir.”(3)

Tahsin Paşa’da Bediüzzaman gibi Ermenilere var gücüyle yardımcı olmuş ve onlara gerekli kolaylıkları sağlamıştı.

Yıllar sonra Bediüzzaman’ı çok yakından tanıyan ve hizmetlerini takdir eden Tahsin Paşa 1922 yılında  kendisini Ankara hükümeti ile çalışması için ısrarla davet ettirir.Bediüzzaman bu dostunun ısrarlarının kırmaz;fakat Ankara’da gördüğü manzarayı beğenmez.Başta yeğeni Abdurrahman olmak üzere Hasan Tahsin Paşa gibi dostlarını da terk ederek Van’a gitmek üzere Ankara’dan ayrılır.

Hasan Tahsin Uzer:


Hasan Tahsin Uzer (1878, Selanik – 1939), I. Dünya Savaşı boyunca çeşitli valilik görevlerinde bulunmuş, Meclisi Mebusan’da ve Cumhuriyet’in kurulmasından sonra da TBMM’de milletvekilliği yapmış bir Osmanlı-Türk devlet ve siyaset adamıdır.M.Kemal’in çocukluk arkadaşıdır. İzmir’de 15 Mayıs 1919 günü çıkartma yapan Yunan işgal ordusuna ilk kurşunu atmış olan (ve Hasan Tahsin Uzer gibi Selanikli olan) gazeteci Hasan Tahsin ile karıştırılmamalıdır.

1897′de Mülkiye’den mezun oldu. İlk memuriyete Pursiçan Bucak Müdürlüğüyle başlar. Daha sonra Çiç ve Alnus Bucak Müdürlüklerinde bulunmuş, 1902‘de Razlık, sonra da sırasıyla Gevgili, Florina ve Kesendire Kaymakamlığı yapmıştır.

İlk Valilik görevini 1913 yılında Van’da yapmıştır. 1914′te Erzurum Valisi’dir. Erzurum Valiliği sırasında (I.Dünya Savaşı dönemi) orduya yaptığı hizmetlerden dolayı Altın Liyakat Muharebe Madalyası ve fahri üsteğmen ve yüzbaşılık, bir yıl sonrada Harbiye Nezareti’nde yapılan bir törenle binbaşı rütbelerini almıştır.

İttihat ve Terakki’ye aşırı derecede bağlıydı. Annesi de İttahat Terakki üyesidir. 1916′da kendisini Suriye Valisi olarak görmekteyiz.

1918 yılında I. Dünya Savaşı yenilgisiyle İttihat ve Terakki iktidarı ortadan kalkınca, Uzer 9 Ocak 1918 tarihinde İzmir Valiliği’ne tayin edilmiştir. Valiliği sırasında I. Dünya Savaşı yenilgisinin dumura uğrattığı idari mekanizmayı yeniden düzenlemeye, rüşvetle mücadeleye önem vermiş, devlet dairelerinin halka açık olmasını sağlamıştır.

19 Ocak 1919′da İzmir Mebusu olarak Osmanlı Meclisi Mebusan’ına katılmıştır. İstanbul’un işgali üzerine Osmanlı Meclisi kapatılmış, Hasan Tahsin de tutuklanarak Malta’ya sürülmüştür.

Türkiye’ye dönüşünün ardından, 1924′te Ardahan, 1927′de Erzurum, 1933′te Konya Milletvekili olmuştur. 1919 yılında başlayan İzmir Milletvekilliği dahil, Malta’daki sürgün yılları çıkarıldığında 1935 yılına kadar milletvekili olarak kalmıştır.

Hasan Tahsin, 6 Eylül 1935′te Üçüncü Ordu Genel Müfettişliği’ne getirilmiştir. Bu görevdeyken 1939 yılında vefat etmiştir. Hasan Tahsin Uzer Malta’da sürgündeyken anılarını kaleme almıştır daha sonra anıları imar iskan bakanlığı da yapmış olan oğlu İbrahim Celalettin Uzer tarafından kitaba alınmıştır. Makedonya Eşkiyalık Tarihi ve Son Osmanlı Yönetimi adlı kitap işlenen hataları, çekilen çileleri, kurtuluş uğrunda dökülen kanları yansıtmaktadır.(4)

Kaynaklar:

  1. http://www.iikv.org/academy/index.php/tr/article/view/1164/2124
  2. Zaman gazetesi.23 Mart 2012 Samet Altıntaş’ın haberi
  3. http://www.bulgaristanbul.com/forum/showthread.php?t=28359
  4. http://tr.wikipedia.org/wiki/Hasan_Tahsin_Uzer

Posted in Bediüzzaman Araştırmaları | Tagged , | Yorumlar Kapalı

Bediüzzaman’a Yapılan Şark Vaiz-İ Umumiliği Teklifinin Perde Arkası

1919 yılından itibaren M.Kemal’in kürtlere verdiği sıcak ve samimi mesajlar,milli mücadelenin bitimine yakın olan 1922 yılına kadar değişik vesilelerle devam etti.Hatta doğrulanamayan İngiliz arşiv belgelerinde Kürtlere özerlik verilmesi konusunun Mecliste onaylanıp kabul edildiği bile iddia edildi.

Kurtuluş savaşı daha sona ermeden, M.Kemal kafasındaki  ulus devlet düşüncesini yerleştirmek için önünde gördüğü tek bir zorlu engel vardı:Kürtler.Ne yapıp edip bu milleti hizaya getirmesi lazımdı.Bu konuda en müessir silahı din adamlarında gördü.İnkilâpları yerleştirmek için nasıl din adamlarından çokça faydalandıysa,bu kürt meselesini de onlarla halletmek istiyordu.Akla gelen ilk isim yardımını talep ettiği zat,Şeyh Ahmed Eş-Şerif Es-Sünûsî oldu.

Sünûsi, Afrika’da doğup gelişen ve büyük hizmetler ifa eden Sünûsi hareketinin büyüklerindendir. Trablusgarp işgali sırasında İtalyanlara karşı verdiği büyük mücadele ve kahramanlığı ile tarihe geçmiş din alimi ve büyük liderlerdendir. Senusi tarikatının ve buradaki halkın başında büyük mücadele vermiş ve uzun süre düşmanın ülkeyi ele geçirmesine engel olmuştur. Osmanlı Devleti İtalya ile barış yapmak zorunda kalıp buradan çekildikten sonra da mücadelesini sürdürerek işgale direnmiş, Osmanlı Devleti de el altından desteğini mümkün mertebe sürdürmüştür. Birinci Dünya Savaşı sırasında Osmanlı ile bağını en güçlü şekilde devam ettirmiş, savaşın sonlarına doğru bizzat Padişah tarafından İstanbul’a davet edilmiş ve kendisine büyük bir alâka gösterilmiştir. Kurtuluş Savaşı sırasında Anadolu’nun bir çok yerini gezerek Kuva-yı Milliyecilere destek olmuş ve onlar için vaizlik yapmıştır.(1)

M.Kemal Kürdistan hakkında düşüncelerini ve niyetini Şeyh Sünûsi’ye yazdığı mektupla dile getirir.Şimdiye kadar hiçbir yerde yayınlanmayan özel bir arşivden elde ettiğimiz belgede M.Kemal’in Şeyh Sünûsi’den Kürtlere karşı yardım talebini ihtiva eden  mektubunu aynen yayınlıyoruz.

Ankara/ 4.3.338

Türkiye Büyük Millet Meclisi Riyaseti

Başkitabeti Zabıt ve Kavanin kalemi

Adet
___________

Esseyyit Ahmedis Şerif Essünesi Hazretlerine

Kemali muhabbet ve iştiyak ile ihtiramatı mahsusemi arz eylerim.Cenab-ı Hak cümlemizi masuniyet ve saadeti islamiyeye müteveccih mesaide mazharı muvaffak buyursun.Amin.

Şimdiye kadar bu maksatla vuku bulan mesail-i cemile-i siyadetpenahilerini kemali men ve şükran ile tezkâr eyledikten sonra, bundan sonra dahi sebk edecek hidematı aliyede muvaffak olmanız için Cenab-ı Rabbi Sübhane hazretlerine ref’i tazarruat eyliyorum.

Düşmanların vahdet-i vataniye ve selameti islâmiyemize süikast için geceli gündüzlü mütemadiyen çalışmakta oldukları ve bütün Alem-i İslâm’ın nusret ve saadeti için cihad eden memleketimize tefrika ikaına sai bulundukları ve bazı cehale-i nası idlal ederek naili maksad olmak üzere bir Kürdistan meselesi çıkardıkları zat-ı siyadetpenahilerincede malum bir keyfiyettir.

Düşmanlar,bu mahsadı hainanelerini maazallah tahakkuk ettirmek üzere faaliyetlerine elyevm germi vermişlerdir.

Vahdet-i vataniye ve İslâmiyeyi sıyanet için her türlü tedabirin ittihazı cümlemizin akdem vazaifimizden olduğundan maddi silahlardan daha muzır ve daha zehirli bulunan düşmanın işbu manevi silahlarına ve muhacemetine mani olmak üzere Meclis-i Milli azasından bazı rüfekayı o mıntıka memur ederek gönderdik.Makbul ve memduhunuz bulunan rüfekayi muhterememizden Siverek Mebusu Abdülğani beyi de zat-ı siyadetpenahilerinin bu baptaki mesaii cemilelerine muavenet etmek üzere nezdi alilerine gönderdik.

Efkâri nası delaletten vikaye ve tariki hak ve selamet üzere bulunmaları için maneviyatlarının tenvir ve himaye buyurmak üzere mesaii cemileye germiyet verilmesini hassaten kemal-i ihlas ve muhabbetle niyaz eylerim.Düşmanlar hakkında ordumuzca alınmış olan tedabir Elhamdulillah şayanı emniyet ve gaye-i mukaddeselizi kâfil bir derecededir.Cenab-ı Hak muvaffak bilhayr eylesin.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Reisi

M.Kemal ( imza )

M.Kemal’in Şeyh Sünûsi’ye yardım isteğiyle yazdığı mektup

Mektubu özetleyecek olursak:Mektup o zamanın konjoktürü gereği bir İslam alimine hitaben yazıldığından dua ile başlıyor.Allah’tan muhafaza isteği ile İslam saadetine yönelik çalışmalarda başarı temennisi var.Hemen devamında Vatan birliğinin ve İslam selametininin süikastine yönelik düşmanların geceli gündüzlü çalıştıkları ifade edilerek, bu düşmanların İslam birliğini tehlikeye atarak Kürdistan meselesini çıkardıklarını vurgular.Maddi silahlardan daha dehşetli olan bu manevi tehlikenin saldırılarına engel olmak üzere Siverek Mebusu Abdulgani bey çalışmalara yardımcı olmak üzere görevlendirilmiştir.

Şeyh Sünûsi,Abdulgani beyin refakatinde bir süre Şark illerinde geziye çıktı.Ancak Ankara hükümetinin gidişatını beğenmeyince verilen görevi yarıda bırakarak 1922 yılının sonlarında Şam’a gitti.

Mektubun muhteviyatı M.Kemal’in apaçık niyetini ortaya sermektedir.Bu niyeti Doçent Cemil Koçak bir röportajda şöyle dile getir.” Kürtleri yanına alarak verdiği Milli Mücadele’yi başarıyla sonuçlandırdıktan sonra , bir siyasetçi olarak Kürtlerin desteğine ihtiyacı kalmadığını düşündü. Bu ittifakı, ileride yapmak istediklerine engel olarak görmeye başladı ve muhtemelen de kafasında nihai hedef olarak Kürtlere özerklik vermek gibi bir şey yoktu. Onun nihai hedefi bizim bugün anladığımız üniter devletti. Aslında M.Kemal’in Kürt sorununa bakışı, bugünkü resmi politikadan farklı değildi.”(2)

M.Kemal Şeyh Sünûsi’den istediği neticeyi alamayınca aynı teklifi Ankara’ya yeni gelen Bediüzzaman’a teklif eder.Üstelik Şark vaizi umumiliğinin yanı sıra milletvekilliği ve 300 lira maaş gibi cazip tekliflerde bulunur.

Şeyh Ahmed Sünûsi

Bediüzzaman ile ilgili yapılan biyoğrafi çalışmalarında Şeyh Sünûsi’nin Kürtçe veya Türkçe bilmediği için Şark vaizliği görevinin Bediüzzaman’a verilmek istendiği iddia edilmektedir.Bu iddia biraz zayıf düşmektedir.Çünkü Şeyh Sünûsi yalnız değildir.Yanında sürekli dolaşan kendisine refaket eden, Kürtçe ve Türkçeyi iyi derecede bilen Siverek mebusu,aynı zamanda Bediüzzaman’ın dostu olan Abdülgani bey bulunmaktadır.Kaldı ki Şarkta medreseler çok yaygın olduğundan Şeyh Sünûsi ile çok iyi anlaşacak durumdaydılar.Başta dediğimiz gibi,Sünûsi Ankara hükümetinin gidişatını beğenmediğinden yapılan teklifleri kabul etmedi dersek hakkı teslim etmiş oluruz.

Bediüzzaman kendisine teklif edilen Şark vaizi umumiliği görevini kabul etmeyip Van’a gider.Bu tarihten sonra artık Şark vilayetlerini ve insanlarını huzursuz edecek planlar ortaya çıkar.İlk patlak Şeyh Said hadisesi ile ortaya çıkar.Şeyh Said hadisesi yeni kurulacak sistem için bir dönüm noktasıdır.Artık ‘Türkiye’de yaşayan herkes Türk milletidir, herkes Türktür. Cumhuriyet’i Türkler kurdu’ deniyor. Yani, ‘Herkes kendine Türk diyecek ve Türkçe konuşacak’ deniyor.  Ardından daha bu hadisenin yaraları soğumamışken Dersim hadiseleri baş gösterir.

Bediüzzaman Ankara hükümetinin tekliflerini neden kabul etmediği konusunda sorulan bir soruya şöyle cevap verir:

“Büyük memurlardan birkaç zat benden sordular ki: “Mustafa Kemal sana üç yüz lira maaş verip Kürdistan’a ve vilayat-ı şarkiyeye Şeyh Sünusi yerine vaiz-i umumi yapmak teklifini neden kabul etmedin? Eğer kabul etseydin, ihtilal yüzünden kesilen yüz bin adamın hayatlarını kurtarmaya sebep olurdun” dediler.
Ben de onlara cevaben dedim ki: Yirmişer, otuzar senelik hayat-ı dünyeviyeyi o adamlar için kurtarmadığıma bedel, yüz binler vatandaşa, herbirisine milyonlar sene uhrevi hayatı kazandırmaya vesile olan Risale-i Nur, o zayiatın yerine binler derece iş görmüş. Eğer o teklifi ben kabul etseydim, hiçbir şeye alet olamayan ve tabi olmayan ve sırr-ı ihlası taşıyan Risale-i Nur meydana gelmezdi. Hatta ben, hapiste muhterem kardeşlerime demiştim: Eğer Ankaraya gönderilen Risale-i Nurun şiddetli tokatları için beni idama mahkum eden zatlar, Risale-i Nurla imanlarını kurtarıp idam-ı ebediden necat bulsalar, siz şahit olunuz, ben onları da ruh u canımla helal ederim.” (3)

Kaynaklar:

  1. Burhan Bozgeyik, Bediüzzaman Said Nursi Hayatı-Davası-Eseri, İstanbul,1995
  2. http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=204424
  3. http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=EmirdagLahikasi&Page=12
  4. http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=EmirdagLahikasi&Page=12
Posted in Bediüzzaman Araştırmaları | Yorumlar Kapalı

Abdurrahman Nursi

Dehâ derecesinde zekâya mâlik sadakatli ve cesur bir talebe olan Bediüzzaman’ın yeğeni ve manevi evladı

Abdurrahman Nursi

Bediüzzaman’ın hayatında müstesna bir değeri haiz bulunan,büyük ağabeyi molla Abdullah’ın oğlu olan yeğeni Abdurrahman Nursi,1903 yılında Nurs’ta dünyaya geldi.Henüz çok genç yaşlarda iken İstanbul’a yerleşti.Eminönü ilçesi Hocapaşa mahallesine nüfus kaydını tescil ettiren Abdurrahman, amcasının Rusya’daki  esaretten geldikten sonra yerleştiği İstanbul Çamlıca tepesindeki bir köşkte hayatını geçirmeye başladı.Amcası Bediüzzaman o günlere ait hayat hatıralarını şöyle ifade eder. “Bu hayatım, hayat-ı dünyeviye cihetinde bizim gibilere en mesûdane bir hayat sayılabilirdi. Çünkü esaretten kurtulmuştum; Darü’l-Hikmette, meslek-i ilmiyeme münasip, en alî bir tarzda neşr-i ilme muvaffakıyet vardı. Bana teveccüh eden haysiyet ve şeref, haddimden çok fazla idi. Mevkice İstanbul’un en güzel yeri olan Çamlıca’da oturuyordum. Hem, her şeyim mükemmeldi. Merhum biraderzadem Abdurrahman gibi gayet zeki, fedakar, hem bir talebe, hem hizmetkar, hem katip, hem evlad-ı maneviyem beraberdi”(1)

İstanbul hayatına ait safhayı da Abdurrahman şöyle anlatıyor: 1334(1918) senesinde esaretten geldikten sonra, amcam, rızası olmadan Darü’l-Hikmeti’l-İslamiyeye aza tayin edildi. Fakat esarette çok sarsılmış olduğundan, bir müddet mezunen vazifeye gidemedi. Çok defa istifa etmek teşebbüsünde bulundu, fakat dostları bırakmadılar. Bunun üzerine Darü’l-Hikmete devama başladı. Haline dikkat ediyordum ki; zarûretten fazla kendine masraf yapmıyordu. Maîşetçe neden bu kadar muktesid yaşıyorsun diyenlere cevaben, “Ben sevad-ı azama tabî olmak isterim. Sevad-ı azam ise, bu kadar tedarik edebilir. Ben, ekalliyet-i müsrifeye tabî olmak istemem” demişlerdir.
Darü’l-Hikmet’ten aldığı maaştan miktar-ı zarûreti ayırdıktan sonra, mütebakîsini bana vererek, “Hıfz et!” derdi. Ben de, bir sene zarfındaki fazla kalmış paraları amcamın bana olan şefkatine, hem malı istihkar etmesine îtimaden, haberi olmadan tamamen sarf ettim. Sonra bana dedi ki:
“Bu para bize helal değildi, millet malı idi; niçin sarf ettin? Madem ki öyledir, ben de seni vekil harçlıktan azl ile kendimi nasb ettim.”
Bir müddet aradan geçti… Hakaikten on iki telifatını tab ettirmek kalbine geldi. Maaştan toplanan paraları, o telifatların tabına verdi. Yalnız bir-iki küçüğü müstesna olmak üzere, diğerlerini etrafa meccanen dağıttı. Niçin sattırmadığını sual ettim. Dedi ki:
“Maaştan bana kùt-u layemut caizdir; fazlası millet malıdır. Bu sûretle millete iade ediyorum”
Darü’l-Hikmet’teki hizmeti, hep böyle şahsî teşebbüsü ile idi. Çünkü, orada müştereken iş görmek için bazı manîler görüyordu. Onu tanıyanlar biliyorlar ki, Bediüzzaman kefenini boynuna takmış ve ölümünü göze almıştır. Onun içindir ki, Darü’l-Hikmeti’l-İslamiyede demir gibi dayandı. Ecnebî tesiratı, Darü’l-Hikmet’i kendine alet edemedi. Yanlış fetvalara karşı, pervasızca mücadele etti. İslamiyete muzır bir cereyan ortaya atıldığı vakit, o cereyanı kırmak için eser neşrederdi.(2)

Abdurrahman, Bediüzzaman’ın İstanbul hayatının esaret sonrası hadiselerinden İstanbul’un işgal yıllarına,Hutuvat-ı Sitte adlı eserin intişarına,Anglikan kilisesinin mağrur başpiskoposunun suallerine ve cebbar İngiliz komutanının Bediüzzaman’ı imha çabalarına şahit olmuş ve olayları bizzat yaşamıştır.

Çok gayretli ve çalışkan olan Abdurrahman İstanbul hayatını amcası gibi hareketli bir şekilde geçirmeye çalışmıştır.Özellikle neşriyat işinde büyük hizmetler verirmiş ve Müküs’lü Hamza efendiden sonra Bediüzzaman’ın hayatını anlatan eserini İstanbul Necmi-İstikbal matbaasında bastırmıştır. Bediüzzaman’ın yazılan ikinci tarihçe-i hayatı, onun tarafından 1335 ( 1919) yılında kaleme alınmıştır.Toplam kırk beş sahifelik bu tarihçede bazı konular birinci Tarihçe-i Hayattan aktarılmakla beraber ilâveten Bediüzzaman’ın Cizre ve Mardin hayatından Birinci Dünya Savaşına kadar geçen olaylar, ayrıntılı bir şekilde dile getirilmiştir. Fakat diğer tarihçede olduğu gibi, olaylara tarih düşülmemesi büyük bir eksiklik olarak kabul edilmelidir.

Abdurrahman’ın  kitap neşriyatının yanı sıra tespit edilebilen birde Kürdistan Gazetesinin altıncı  sayısında “Nursi” adı ile yayınlanan bir yazısı ve şiiri bulunmaktadır.

22.Nisan.1335(1919) tarihinde yazdığı bu yazı ve şiirinde Abdurrahman Kürtlere seslenmektedir.Birinci Dünya savaşında bir taraftan Rusların öte yandan Ermenilerin zulmüne maruz olan, perişan ve başsız kalan kürtlere gayretli olmalarını ve ümitsiz olmamalarını ihtar eder.

Yazının birinci kısmı nesir, ikinci kısmı ise şiir olup, her iki kısım için tek bir başlık (Gayretli Olun, Ümitsiz Olmayın) kullanılmıştır.Kürdistan dergisi 1919’da yayımlandığına göre, Nursi bu yazı ve şiirini 16 yaşında iken yazmış olmaktadır. Nursi’nin burada yayımlanan şiiri klasik şiir tarzında “fa’ilatün fa’ilatün fa’ilatün fa’ilatün” aruz kalıbı ile yazılmıştır. Şiir şekil (aruz, kafiye vs.) ve muhteva yönüyle son derece güçlüdür. Nursi’nin, bu şiirini 16 yaşında iken yazdığı düşünüldüğünde, onun şiir sanatında ne derece güçlü olduğu da ortaya çıkmaktadır. Fakat maalesef biz onun başka şiirlerinin olup olmadığından haberdar değiliz.

Abdurrahman Nursi’nin Kürtçeden Latinceye İlkehaber.com tarafından çevrisi yapılan “Gayretli olun,ümitsiz olmayın”başlığı ile yayınlanan yazı ve şiirinin tamamı şöyle:

“Bu umûmî harpta herkesten daha fazla zarar gören bizleriz. Biz perişan ve sergerdan olduk. Bizim mal ve mülkümüz elimizden çıktı. Buna rağmen hiç kimse bize sahip çıkmıyor ve kimse bize merhamet etmiyor. Madem öyledir, bizim kendi kendimize sahip çıkmamız gerekir ve kendi aramızda birlik olmamız gerekir. Hiç olmazsa emsallerimizden geri kalmayalım. Bildiğiniz gibi bugün herkes kendi milleti için çalışıyor. Bizim diğer milletlerden daha fazla çalışmamız ve gayret göstermemiz lazımdır. Ta ki kendimize bir çare ve bir yol bulalım. Bizden her birimiz kendisini bir diğerinden daha üstün bilmemelidir ve biz tüm Kürtlerin birbirimize bağlı olması lazımdır. Ta ki  hiç kimse ve hiçbir hile bizi birbirimizden ayırmasın. O zaman serfiraz bir şekilde yaşayacağız ve bizim maksûdumuz bihavlillah(Allahın yardımıyla) yerine gelecektir.”

Ey kardeş bugün bize lazım olan gayret etmektir.
Aramızdan bir kısım leş ve kötüleri uzaklaştırmalıyız.

Bugün bizim için fırsattır, ümitsiz olmayalım.
Çünkü ümitsizlik tehlikeli düşmandır, hileye gelmeyelim.

Gayret kılıcını kuşanın, her dört taraf gül bahçeleri.
Ağacın olmadığı yerde, bülbül yerinde baykuş.

Siz uyanın ey kardeş, meydan boş kimse yoktur.
Siz hiç gevşemeyin,varsa eğer bizde yiğitlik.

Biz mahvolduk, zelil olduk ve perişan hal olduk.
Kendimize sahip çıkmazsak, her daim bu durumda oluruz.

Bayramdır bugün bize, eğer yolu bilirsek.
Lazımdır bize birlik, yeryüzünde müttefik.

Ta ki bu fırsattan istifade edelim.
Milletimizi veya milliyeti uyandıralım.

Bakın siz halka, halk nasıl yapıyor.
Hem millet hem dinleri için çalışıyor.

Kendiniz için bir lider bilin, gidelim hepimiz arkasından.
Ta ki yolumuzu şaşırmayalım, uykuya dalmayalım.

Bilirsiniz, bu uyku sersemliğinde gafil olursak biz,
doksan sene sonra, ancak belki uyanırız.
(3)

Abdurrahman  şiirinde ayrıca müsbet milliyetin temin edeceği birlik ve beraberlik ruhunu dile getirerek eğer uyumaya devam edip gafil davranılması halinde;ancak doksan sene sonra uyanabileceğimizi ifade eder.Bediüzzaman amcası da on sene evvel telif ettiği Münazarat adlı eserinde  Meşrutiyetin önündeki maniaların temizlenmemesi ve tembellik gösterilmesi halinde Meşrutiyetin cemalinin görülebilmesi için yüzyıl geçmesi gerektiğini dile getirmiştir.

Bediüzzaman amcası ile İstanbul’da yaklaşık beş sene beraber kalan Abdurrahman Nursi 1922 yılının sonlarına doğru yine amcası ile birlikte bulunduğu Ankara’da kalmak ister.Hatta amcasını da burada kalmaya ikna etmeye çalışır;ama Bediüzzaman Ankara ahvalini beğenmez ve Kur’an aleyhine çalışan bir cereyanın varlığını hissederek,manevi tahribata mukabil siyasetle değil de manevi hizmetlerden olan iman ve Kur’an hizmetine, yani manevi mücahede için -1923 yılının Temmuz ayında- Ankara’dan ayrılarak Van’a gider.

Abdurrahman Ankara’ya yerleştikten sonra Mecliste görevli olarak çalışmaya başlar;fakat amcasından ayrıldıktan sonra bir türlü istediği huzuru ve rahatı bulamaz.Amcasından ayrılığı ona sürekli ıstırap ve sıkıntı vermektedir.Ankara’da kaldığı sekiz senenin sonunda vefatına yakın Bediüzzaman amcasına durumunu bir mektubunda şöyle dile getirir:

” Ellerinizden öper, duanızı dilemekteyim. Sıhhat haberinizi, irşad edici olan Onuncu Söz risalenizle beraber Tahsin Efendi vasıtasıyla aldım; çok teşekkür ederim. Evvelce gerçi emrinize muhalefet ederek muhterem ve değerli amcamdan ayrıldığıma pişman olmuş isem de ve itâbınıza müstehak olmuş isem de, bu da mukadder imiş. Ve Cenab-ı Hakkın emir ve iradesiyle ve belki de bizim için hayırlı olduğu için oldu.
Binaenaleyh, ben cehalet sâikasıyla bir kusur yaptım ve belâsını da çektim. Bundan sonra çekmemek için affınızı rica ve duanızı dilerim.
Aziz mamo!(amca)Şunu da şurada arz edeyim ki: Himaye ve himmetiniz sayesinde, din ve âhiretime dokunacak ef’âl ve harekâttan kendimi muhafaza ettim ve etmekte berdevamım. Gerçi dünyanın değersiz çok musibetlerini gördüm ve çektim ve birçok da lezâiz ve safâsını gördüm, geçirdim. Hiçbir vakit ve hiçbir zaman unutmadım ki, bunların hepsi hebâ olduğu ve dünyanın Allah için olmayan lezâiz ve safâsı neticesi zillet ve şedid azap olduğu ve dünyada Allah için ve Allah’ın emir buyurduğu yollarda çekilen ve çekilmekte olan mezâhim neticesi, sonu lezzet ve mükâfat verildiğini bildiğim ve iman ettiğimden, fenâ şeylerin irtikâbından kendimi muhafaza edebildim. Bu his ve bu fikir ise, terbiye ve himmetinizle zihnimde ve hayalimde yer yapmıştır. Hakikat böyle olduğunu bildiğim için bütün meşakkatlere şükürle beraber sabretmekteyim. Şimdi amcacığım ve büyük üstadım,
Habîs olan nefsimle mücadele edebilmek ve onun hevâî ve bilâhare elem verici olan arzularını yapmamak ve dinlememek için teehhül etmek mecburiyetinde kaldım ve şimdi artık her cihetle Cenab-ı Hakkın lütuf ve keremiyle rahatım. Kimsenin dediğini, şer ise duymamazlığa gelir ve kimseyle, fenâ hasletleri kapmamak için ihtilât etmemekteyim. Dairede müddet-i mesâiden hariç zamanlarımı kendi evimde Cenab-ı Hakkın şükrüyle geçiriyorum”(4)

Bediüzzaman yıllardır manevi evladım dediği Abdurrahman’dan ayrılıktan sonra aldığı bu mektup karşısında çok hislenir ve bu mektupla ilgili duygularını daha sonra şöyle dile getirir:      “Sonra, birden, birisi bana bir mektup verdi. Mektubu açtım, gördüm ki, Abdurrahman’ın mahiyetini tam gösterir bir tarzda bir mektup ki, o mektubun bir kısmı Yirmi Yedinci Mektubun fıkraları içinde, üç zâhir kerameti gösterir bir tarzda derc edilmiştir. O mektup beni çok ağlattırmış ve el’an da ağlattırıyor. Merhum Abdurrahman, o mektupla, pek ciddî ve samimî bir surette, dünyanın ezvâkından nefret ettiğini ve en büyük maksadı, bana yetişip, küçüklüğünde benim ona baktığım gibi o da ihtiyarlığımda bana hizmet etmekti. Hem, dünyada benim hakikî vazifem olan neşr-i esrar-ı Kur’âniyede, muktedir kalemiyle bana yardım etmekti. Hattâ mektubunda yazıyordu: “Yirmi otuz risaleyi bana gönder; herbirisinden yirmi otuz nüsha yazıp ve yazdıracağım” diyordu. O mektup, bana, dünyaya karşı kuvvetli bir ümit verdi. Dehâ derecesinde zekâya mâlik ve hakikî evlâdın çok fevkinde bir sadakat ve irtibatla bana hizmet edecek böyle cesur bir talebemi buldum diye, o işkenceli esareti, o kimsesizliği, o gurbeti, o ihtiyarlığı unuttum.
O mektuptan evvel, iman-ı bi’l-âhirete dair tab ettirdiğim Onuncu Sözün bir nüshası eline geçmişti. Güya o risale ona bir tiryak idi ki, altı yedi sene zarfında aldığı bütün mânevî yaralarını tedavi etti. Gayet kuvvetli ve parlak bir imanla ecelini bekliyor gibi, bana o mektubu yazmış. Bir iki ay sonra Abdurrahman vasıtasıyla yine mes’udâne bir hayat-ı dünyeviye geçirmek tasavvurunda iken, vâ hasretâ, birden onun vefat haberini aldım. Bu haber o derece beni sarstı ki, beş senedir daha o tesir altındayım. O vakit bulunduğum işkenceli esaret ve yalnızlık ve gurbet ve ihtiyarlık ve hastalığım, on derece onların fevkinde bana bir firkat, bir rikkat, bir hüzün verdi. Benim merhume validemin vefatıyla hususî dünyamın yarısı, onun vefatıyla vefat etmiş diyordum. Abdurrahman’ın vefatıyla da, bâki kalan öteki yarı dünyam da vefat etti gördüm. Dünyadan bütün bütün alâkam kesildi. Çünkü o dünyada kalsaydı, hem dünyadaki vazife-i uhreviyemin kuvvetli bir medarı ve benden sonra tam yerime geçecek bir hayrülhalef ve hem de bu dünyada en fedakâr bir medar-ı teselli, bir arkadaşım olabilirdi; ve en zeki bir talebem, bir muhatap ve Risale-i Nur eczalarının en emin bir sahibi ve muhafızı olurdu.
Evet, insaniyet itibarıyla böyle bir zayiat, benim gibi insanlara çok hırkatlidir, yandırıyor. Gerçi zâhiren tahammüle çalışıyordum, fakat ruhumda şiddetli fırtına vardı. Eğer ara sıra Kur’ân’ın nurundan gelen teselli teskin etmeseydi, benim için dayanmak mümkün olamayacaktı. O zaman Barla derelerine, dağlarına yalnız gidip geziyordum. Hâlî yerlerde oturup o teessürât-ı hazîne içinde, eski zamanda Abdurrahman gibi sadık talebelerimle geçirdiğim mes’udâne hayat levhaları sinema gibi hayalimden geçtikçe, ihtiyarlık ve gurbetin verdiği sürat-i teessür, mukavemetimi kırıyordu”(5)

Bediüzzaman’ın tamda kendisine varis olacak manevi bir evladı ve yeğeni olan Abdurrahman’ı bulmuşken ve kavuşma ihtimali varken kısa zaman sonra onu kaybetmesi kendisini çok derin ve yakıcı bir halete sürükler.Kendi ifadesiyle bu vefat haberi ile öyle sarsılır ki beş sene boyunca o tesiri hisseder.

Abdurrahman’ın Ankara’da kaldığı sekiz senelik hayatı hakkında fazla bir malumata sahip değiliz.Ulaşabildiğimiz bilgilere göre,Meclisteki görevinden sonra Sağlık Bakanlığında çalışmaya başladığını,bu arada M.Kemal’in Nimeti adlı halasının kızı Fatime’den olma Hatice -yani halasının torunu- ile evlendiğini ve bu evliliğinden 10.08.1928 tarihinde Vahdeti Suat adında bir çocuğunun olduğunu öğreniyoruz.Vahdeti Suat,emekli olup Ankara’da yaşamaktadır. Vahdeti Suat ressamlıkla uğraşmasının yanı sıra “Pardon”ve “Papagan” gibi değişik mizah dergilerinde de Vahdet Sipahioğlu adıyla  karikatürler çizmiş ve 1954 yılında kendisine ait bir karikatür kitabı yayınlanmıştır.

Abdullah Aymaz 5 Ekim 2009 tarihli Zaman gazetesindeki yazısında Vahdeti Suat’tan bahsederek onun Bediüzzaman’la nasıl görüştüğünü Suad Ünlükul’un İsviçre’de yaşayan kızı Semra hanıma şöyle anlatır: , “Amcanız Nihat Ünlükul, dedeniz Abdülmecid Nursî’den izin almadan Kastamonu’da Bediüzzaman Hazretleri’nin çok ağır hasta olduğu bir zamanda, Ankara’ya gidip Abdurrahman Nursî’nin oğlu Vahdet’i yanına alarak ‘Gel amcanıza gidelim.’ diyerek yanına götürmüş. Bediüzzaman Hazretleri onları görünce, ‘Cenab-ı Hak, bana, bu dehşetli hastalığımdan sonra, en ziyade alâkadar olduğum iki biraderzâdem, belki eski zamanda Abdülmecid ve Abdurrahman sisteminde bir küçük Abdülmecid ve bir küçük Abdurrahman’ı teselliye vesile kılmak için ihsan etti!’ demiş.

Vahdeti Suat henüz bebekken kaybettiği babasını tanıyamadığından bir kadirşinaslık ve vefa borcu olarak,babasının adını 1956 doğumlu olan oğlu Abdurrahman Selçuk’ta yaşatmıştır.

Aile 1934 yılında çıkan Soyadı kanunundan sonra Sipahioğlu soyadını kullanmaya başlamıştır.Böylece Nursi ailesine Okur ve Ünlükul soyadının yanına Sipahioğlu’da ilave edilmiş oluyor.Bilindiği üzere Bediüzzaman’ın resmi kayıtlarda soyadı Okur diye geçmektedir.Küçük kardeşi Abdulmecid Nursi’nin de Soyadı Ünlükul’dur.Molla Abdullah ağabeyinin de soyağacı Sipahioğlu soyadı ile devam etmektedir.

Kaynaklar:

  1. http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=TarihceiHayat&Page=112
  2. http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=TarihceiHayat&Page=109
  3. 27 Mart 2012 www.ilkehaber.com
  4. http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=BarlaLahikasi&Page=32-33-34
  5. http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=Lemalar&Page=243-244)
Posted in Bediüzzaman Araştırmaları, Genel | Yorumlar Kapalı