Risale-i Nur’da Geçen Maddi Hastalıklar

Risale-i Nur Külliyatının muhtelif yerlerinde bazı maddi hastalıklara değinilmiştir.Bu hastalıklardan ikisi doğrudan Bediüzzaman’ın hayatıyla ilgili olan özellikle kulunç hastalığı ile romatizmal rahatsızlıktır.Bu hastalıklara risalelerin değişik yerlerinde değinilmiştir.Üstadın hayatı boyuncu bu iki hastalık dışında ciddi bir rahatsızlığının görülmediği bilinmektedir.Muzdarip olduğu bu iki hastalığı ile ilgili kendi ifadelerinden üç misal:

… Hatta Feyzi’nin güzelce ciltlettiği çocukların tevafuklu mecmuasını getirdiği vakit kuluncum ziyade ağrıyordu. Dedim: “Aman kardeşim, benim kuluncumu tut, pek ağrıyor.” Birden o mecmuayı açtık; baktım, birden öyle bir şifa oldu ki, kuluncumu unuttuk. Sonra tahattur ettik, hayret ettik(.Kastamonu Lahikası.Birden ihtar edilen bir mesele Sh.83) Ben otuz kırk seneden beri, bendeki kulunç denilen bir hastalıktan şifa için dua ederdim. Ben anladım ki, hastalık dua için verilmiş.(Lem’alar.25.Lem’a Sh.216) Eskiden beri bende bulunan kulunç illetine ve romatizma hastalığına iltihak edip, beni yatağa düşürdü. Fakat merak etmeyiniz, ben kalkıyorum, geziyorum.(Kastamonu Lahikası.Tahlil.Sh.199)

Yukardaki ifadelerden anlaşılacağı üzere Bediüzzaman özellikle kulunç hastalığını otuz- kırk sene sineye çekmiştir.Ayrıca ömrünün son yıllarına doğru bu hastalığa birde romatizma hastalığı eklenmiştir.Hastalıkların dua için verildiğini ifade eden Bediüzzaman daima sabır içinde şükretmiştir.Onu ahir ömrüne kadar rahat bırakmayan hastalıklardan biri olan kulunç hastalığını tanımlayacak olursak; Şiddetli ağrılara ve özellikle kalınbağırsak kaslarının kasılması sonucu meydana gelen ve omuz başlarında hissedilen ağrılara, halk arasında kulunç denir. Bu çeşit ağrıların bazıları sabit, bazıları da gezici ağrı şeklindedir. Kalınbağırsağın kasılmasından kaynaklanan bu çeşit ağrılara, tıp dilinde kolik denir.
Öte yandan kulunç hastalığına eklenen romatizmanın ise,vücudumuzun hareket etmesini sağlayan kaslar, kemikler, eklemler ve bu yapıları birleştiren bağlarda ön planda ağrı ve hareket kısıtlılığına bazen de şişlik ve şekil bozukluğuna neden olan bir hastalığın genel adı olduğunu ifade edebiliriz. Bediüzzaman’ın bir diğer kullandığı hastalık tabirine hastalar risalesinde rastlıyoruz.Bir talebesinin maruz kaldığı felç rahatsızlığı nedeniyle hem kendisini teselli etmiş hemde imani müjdeler vermiştir.İşte o satırlar:” Nüzul gibi ağır hastalıklar mü’min için pek mübârek sayıldığını; ve ehl-i velâyetçe mübârekiyeti meşhûd olduğunu; ve Cenâb-ı Hakka vâsıl olmak için iki esasla gidildiğini; nüzul gibi hastalıklar ise o iki esasın hassasını verdiğini; o iki esasın birisi râbıta-i mevt yani, dünyanın fâni olduğunu bildiği gibi, kendinin de fâni ve vazifedar bir misafir olduğunu gösterir. İkincisi, nefs-i emmârenin ve kör hissiyâtın tehlikelerinden kurtulmak için, bir kısım ehl-i îmân çilelerle nefs-i emmâreyi öldürdüklerinden, hayat-ı ebediyelerini bu sûretle kazandıklarını; ve nüzul gibi hastalıklarda aynı o hâssa bulunduğundan, o hastalık onun için gâyet ucuz düştüğünü ispat edip gösterir.(Lem’alar.25.Lem’a Sh.219)
Sözkonusu hastalığa ,sinir sisteminde meydana gelen bir bozukluktan dolayı, kas gücünün kaybolmasına felç, nüzül veya inme denir. Tıp dilinde ise paralizi veya serebral tromboz denir. Hafif ve ağır olmak üzere iki şekli vardır. Tedavinin ilk ve önemli şartı hastanın neşesini kaybetmemesi ve en kısa zamanda iyileşeceğine inanmasıdır.İşte Bediüzzaman da yukardaki satırlarda görüldüğü gibi hastaya gerekli terapiyi yapmış ve tedavi yolunu göstermiştir. Bediüzzaman’ın kendi hastalıkları ve dava kardeşlerinin hastalıkları hakkında düşüncelerini bir nebze aktardıktan sonra daireyi biraz daha genişletip ülkemiz,İslam alemi ve dünya sosyal hayatında yaşanan çalkantılar ile irtibatlandırdığı hastalıklara göz atmalıyız.Ülkemizden başlayarak o devirde yaşanan siyasi çalkantıları İspanyol hastalığına benzetmiştir.İfade aynen şöyle” Evet, İstanbul siyaseti, İspanyol hastalığı gibi bir hastalıktır. Fikri hezeyanlaştırır. Biz müteharrik-i bizzat değiliz, bilvasıta müteharrikiz. Avrupa üflüyor, biz burada oynuyoruz. O tenvim ile telkin eder, biz kendimizden hayal edip, asammâne tahribimizde eser-i telkini icra ederiz.(Sünuhat.Rüyada bir hitabe.Sh.64)” bu ifadelerin üzerinden yüz sene geçmesine rağmen hala güncelliğini korumakta fikirler hala İspanyol hastalığı gibi hezeyanlardan kurtulamamıştır.
Peki nedir İspanyol hastalığı? İspanyol gribi ya da İspanyol nezlesi 1918-1920 yılları arasında H1N1[1] virüsünün ölümcül bir alt türünün yol açtığı grip salgınıdır. İspanyol Gribinin bir özelliği, zayıf, yaşlı ve çocuklardan çok, sağlıklı genç erişkinleri etkilemiş olmasıdır. Birinci Dünya Savaşı’nın son aylarında tüm dünyayı etkisi altına almış, hatta kimi tarihçilere göre dört yıl süren savaşın sona ermesinde önemli bir etken olmuştur.Türkçe’de 1918′den itibaren “İspanyol Nezlesi” sözcük grubu kullanılmıştır. Ancak son yıllarda kuş gribi salgını nedeniyle dünya basınında tekrar adından söz edilen hastalık, İngilizce’den tercümeden dolayı “İspanyol Gribi” olarak anılmaya başlanmıştır. Bu hastalığa “ispanyol” gribi denmesinin sebebi dünyada birinci dünya savaşı yıllarının kamuoyundan yeni bir hastalık salgınının saklanmasına rağmen ilk olarak ispanya kamuoyunda tartışılmaya başlamasıdır yani İspanya bu hastalığın ortaya çıktığı veya en yoğun olduğu yer değil; bu hastalığın bir salgın olduğunun tesbit edildiği yerdir.
Bediüzzaman İslam aleminin yeis hastalığını ise öldürücü bir hastalık olan “seretan” yani kanser hastalığıyla tabir etmiştir.” Yeis, ümmetlerin, milletlerin “seretan” denilen en dehşetli bir hastalığıdır.(Hutbe-i Şamiye.Sh.50)”ifadesiyle yeisin kanser gibi erken teşhis edilmemesi halinde öldürücü olabileceğini,bünyeyi zayıflatarak cemiyeti kemiren bir hastalık olduğunu düşündürmektedir.Kanserin tanımına gelince; Vücudumuzda tüm organlar hücrelerden oluşur. Hücreler vücudumuzun en küçük yapıtaşlarıdır ve ancak mikroskopla görülebilirler.
Sağlıklı vücut hücreleri (kas ve sinir hücreleri hariç) bölünebilme yeteneğine sahiptirler. Ölen hücrelerin yenilenmesi ve yaralanan dokuların (vücut içi ve dışındaki) onarılması amacıyla bu yeteneklerini kullanırlar. Fakat bu yetenekleri de sınırlıdır. Sonsuz bölünemezler. Her hücrenin hayatı boyunca belli bir bölünebilme sayısı vardır. Sağlıklı bir hücre gerektiği yerde ve gerektiği kadar bölüneceğini bilir.
Buna karşın kanser hücreleri, bu bilinci kaybeder, kontrolsüz bölünmeye başlar ve çoğalırlar. Kanser hücreleri birikerek tümörleri (kitleleri) oluştururlar, tümörler normal dokuları sıkıştırabilirler, içine sızabilirler yada tahrip edebilirler. Eğer kanser hücreleri oluştukları tümörden ayrılırsa, kan yada lenf dolaşımı aracılığı ile vücudun diğer bölgelerine gidebilirler. Gittikleri yerlerde tümör kolonileri oluşturur ve büyümeye devam ederler. Kanserin bu şekilde vücudun diğer bölgelerine yayılması olayına metastaz adı verilir. Kanserler oluşmaya başladıkları organ ve mikroskop altındaki görünüşlerine göre sınıflandırılırlar. Farklı tipteki kanserler, farklı hızlarda büyürler, farklı yayılma biçimleri gösterirler ve farklı tedavilere cevap verirler. Bu nedenle kanser hastalarının tedavisinde, var olan kanser türüne göre farklı tedaviler uygulanır.
Ve nihayetinde Bediüzzaman’ın manevi buhran geçiren dünyayı tarif ettiği hastalık veba veya taun bulaşıcı ve öldürücü bir hastalıktır. Eskiden milyonlarca insanın ölümüne sebep olan bulaşıcı bir hastalık. Kara ölüm, kıran, peste veya plague da denen vebânın etkeni Pasteurella Pestis’dir.Mikrop ilk defa 1884’teHong Kong’da tespit edilmiştir. Veba mikrobunu taşıyan farelerin pireleri tarafından insanlara geçer. Nedeni, pisliktir. Pis ve güneş girmeyen yerler veba için en uygun ortamlardır.Onun için Bediüzzaman bu hastalığı ilişkilendirirken” Dünya, büyük bir mânevî buhran geçiriyor. Mânevî temelleri sarsılan Garb cemiyeti içinde doğan bir hastalık, bir vebâ, bir tâun felâketi, gittikçe yeryüzüne dağılıyor.(Tarihçe-i Hayat.Sekizinci kısım:Isparta Hayatı.Sh.543)”der ve çareyi yine kendisi gösterir:” Bu dalâlet ve bid’aların ve dinsizliğin tâun ve vebâdan daha ziyade ve daha şiddetli sârî illetlerine karşı Risaletü’n-Nur’un getirdiği ve tâlim ve tefhim ettiği çok hakikatlerden Sünnet-i Ahmediyeye (a.s.m.) temessük dersini en hakikî olarak alan, Risaletü’n-Nur şakirtleridir.(Sikke-i Tasdik-i Gaybi.Risale-i Nurdan Parlak Fıkralar.Sh.160).

This entry was posted in Genel, Risale-i Nur Yazıları. Bookmark the permalink.