Şeyh Said Hadisesi Ve Bediüzzaman’ın yaklaşımı

Aradan geçen seksen iki senelik zaman Şeyh Said hadisesinin tartışmasını bitiremedi. Bu konuda yüzlerce araştırma yapıldı. Değişik basın ve yayın organlarında tartışmalar ve yazılar yer aldı. Kimine göre bu hareket bir Kürt direnişiydi. Kimine göre bir Şeriat kıyamıydı. Aslında bu konunun kapanacağı da yakın zamanda mümkün görülmemektedir. Çünkü Devlet Arşivleri bu konulara hâlâ kapalı. İstiklâl Mahkemelerinin tartışmalı kararları hâlâ açıklanmış değil. Ve hâlâ Takrir-i Sükun Kanununun uygulamaları sorgulanabilmiş değil. Peki Bediüzzaman bu konulara nasıl izah getirdi? Bu soruya cevap aramadan önce dilerseniz bu hadise nasıl meydana geldi, onu hatırlayalım.
Şeyh Said hadisesi, 13 Şubat 1925 günü Diyarbakır ilinin Dicle ilçesinde başlamıştır. Hadise kısa sürede Bingöl, Elazığ, Muş ve Diyarbakır’ın ilçelerini içine alacak şekilde büyür. Bunun üzerine Fethi Bey başkanlığındaki hükümet hadise yerlerine askerî birlikleri sevk eder. Bu arada hemen 23 Şubat 1925’te sıkıyönetim ilân edilir. Hükümet harekâtta yeterince tedbir almadığı gerekçesiyle eleştirildiğinden istifaya zorlanır. İsmet Paşa yeniden Başbakanlığa getirilir. İsmet Paşa hükümetinin ilk icraatı İstiklal Mahkemelerinin kurulması, diğer icraatı ise Takrir-i Sükun Kanunu olmuştur. Bölgeye yönelik büyük bir aktarma harekâtı düzenlenmiş, en sonunda Nisan ayında Muş yakınlarında Şeyh Said’in yakalanması ile bu harekât son bulmuştur. Şeyh Said’in kendisi de Diyarbakır’da kurulan İstiklal Mahkemesinin kararı ile 29 Haziran 1925 tarihinde 46 arkadaşı ile birlikte idam edildi.
Şeyh Said’e, Cibran ve Hasenan aşiretinden başka hiçbir Kürt aşireti yardım etmez. Hadisenin geçtiği illerde yaşayan sadece bütün Zaza Sünni aşiretleri Şeyh Said ile beraber hareket ederler. Hadisenin ayrıntılarını ve geniş izahını araştırmacı-tarihçilere havale ederek, Bediüzzaman’ın bu konudaki genel yaklaşımını ve hareket tarzının ne olduğunu anlamaya çalışalım.
Bediüzzaman’ın Barla hayatının anlatıldığı giriş bölümünde, Şeyh Said’in ismi zikredilmeden yardım talebine ilişkin şöyle bir ifade geçer: “Van’da, mezkûr mağarada yaşamakta iken, Şarkta ihtilal ve isyan hareketleri oluyor. ‘Sizin nüfûzunuz kuvvetlidir’ diyerek, yardım isteyen bir zatın mektubuna, ‘Türk milleti asırlardan beri İslâmiyet’e hizmet etmiş ve çok velîler yetiştirmiştir. Bunların torunlarına kılıç çekilmez; siz de çekmeyiniz, teşebbüsünüzden vazgeçiniz. Millet, irşad ve tenvir edilmelidir’ diye cevap gönderiyor.’’ (Tarihçe-i Hayat, s. 135) İşte burada sözü geçen mektubun olmadığı bazı kişiler tarafından iddia edilmektedir.
Ancak her ne kadar mektup belge olarak elde mevcut değilse de, Bediüzzaman’ın bu konudaki Risale-i Nur’un muhtelif yerlerindeki beyanları mektup hadisesinin yaşandığını gözler önüne sermektedir. “‘Bizimle çalış’ dediler. Dedim: ‘Yeni Said öteki dünyaya çalışmak istiyor, sizinle çalışamaz; fakat size de ilişmez.’ Evet, ilişmedim ve ilişenlere de iştirak etmedim. Çünkü, an’anat-ı milliye-i İslâmiye lehinde istimal edilebilir bir deha-i askerîyi, an’ane aleyhine çevirmeye maatteessüf bir vesîle oldu. Evet, ben, Ankara reislerinde, husûsan Reisicumhurda bir deha hissettim ve dedim: ‘Bu dehayı, kuş kondurmakla an’anat aleyhine çevirmek caiz değildir.’ Onun için, ne kadar elimden gelmişse dünyalarından çekindim, karışmadım. On üç seneden beri siyasetten çekildim.” (Tarihçe-i Hayat, s. 195)
İşte yukarıda naklettiğimiz satırlar, Bediüzzaman’ın Şeyh Said hadisesine bakış açısını apaçık ortaya sermektedir. Mektubun maddî olarak olup olmaması bir şeyi değiştirmez. Çünkü Bediüzzaman Şarkta yaşanan bu elim hadiselerin, İslâm lehinde yaşanması muhtemel olabilecek müsbet havayı değiştirdiğini, aksine İslâm geleneği aleyhine çevirmeye bir sebep teşkil ettiğini ve Ankara reislerinde özellikle Cumhurbaşkanında olan ‘deha’nın İslâm aleyhine çevrilmesine sebep olmanın caiz olamayacağını ifade eder. Maalesef Bediüzzaman’ın bu ikazlarına kulak verilmediği için hadiseler Müslümanların aleyhine işlemiş ve yıllar boyu bunun acısı maddî ve manevî bir şekilde hissedilmiştir. Bediüzzaman yine bu konuyla bağlantılı olarak ‘’dinde hassas, muhakeme-i akliyede noksan olanlar, iyilik zannıyla o bataklık zeminde tohum ekmeye başlamasıyla…” (Divan-ı Harb-i Örfi 45 ) diyerek dinde hassas fakat akıl muhakemesinden eksik olanların iyilik yaptıklarını zannederek şuursuzca şuurlu düşmana yardım edebileceklerini söyler.
Netice itibariyle Bediüzzaman’ın, Şeyh Said hadisesinin yanında yer almasının düşünülemeyeceğini, böyle bir hareket tarzının İslâm’a uygun olmadığını da aşağıdaki satırlardan rahatlıkla öğrenebiliriz: “Haricî tecavüze karşı kuvvetle mukabele edilir. Çünkü düşmanın malı, çoluk çocuğu ganimet hükmüne geçer. Dahilde ise öyle değildir. Dâhildeki hareket, müsbet bir şekilde mânevî tahribata karşı mânevî, ihlâs sırrıyla hareket etmektir. Hariçteki cihad başka, dahildeki cihad başkadır. Şimdi milyonlar hakikî talebeleri Cenab-ı Hak bana vermiş. Biz bütün kuvvetimizle dahilde ancak âsâyişi muhafaza için müsbet hareket edeceğiz. Bu zamanda dahil ve hariçteki cihad-ı mâneviyedeki fark pek azîmdir.” (Emirdağ Lâhikası, s. 456)
Ancak her ne kadar Şeyh Said’in hareketini yukarıda sıralamaya çalıştığımız ölçüler içerisinde kabul ve tasvip edemezsek de, bu hadise bahane edilerek yapılan zulüm ve haksızlıkları göz ardı etmemiz mümkün değildir. Çünkü şahısların hataları yüzünden on binlerce insan, haksız ve sebepsiz yere yıllarca öz yurdunda sürgüne mahkûm edilmiş, masum ve hadiseyle hiç ilgisi olmayanlar evlerinden ve barklarından mahrum bırakılmışlardır.
Bediüzzaman da bu sürgünden nasibini almış ve kaderin sevkiyle Van’dan başlayan sürgünü, ömrünün sonuna kadar devam etmiştir. Bediüzzaman, Şeyh Said’in yanlış metodunu hayatı boyunca tamir etmeye çalışmış, hatta Nur talebelerine verdiği son dersinde ‘’müsbet hareket”e dikkat çekmiştir. Evet bugün de İslâm âleminin her şeyden önce bu derse şiddetli ihtiyacı vardır.

This entry was posted in Bediüzzaman Araştırmaları, Genel. Bookmark the permalink.