Doğu İnsanının Sadakati Üzerine Bir Belgenin Düşündürdükleri

1925 yılının Şubat ayı başlarında patlak veren Şeyh Said hadisesini bahane eden devrin iktidarı, çıkarılan 31.05.1926 tarih ve 885 sayılı iskan kanunuyla Doğu ve Güneydoğu bölgesinin önde gelen maddî-manevî güçlü ailelerini ve şahısları, batıda mecburî iskana tabi tutmuştu.Binlerce aile çoluk çocuğuyla yerinden yurdundan alınmış gurbet ellerde perişan edilmiştir.Bu ailelerin geride bıraktıkları mal ve mülkleri sahipsizlikten harabeye dönmüş,bağ ve bahçeleri bakımsızlıktan çöle dönüşmüştür.Çok varlıklı olan ailelerde sürgün yılları boyunca elde avuçta ne varsa harcamış,hazıra dağ dayanmaz atasözüne uygun olarak bu defa borçla yaşamanın yollarını aramışlardır.Sürgüne maruz kalan bazı ailelerinde mallarının ve mülklerinin talan edildiğine şahit oluyoruz.Sürgün olayı ile ilgili bir takım bilgileri fikir edinmek açısından Bugün gazetesinin 28.02.2010 tarihli sayısından aktarıp asıl konumuza geçelim.
Süleyman Demirel Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Özer, arşivlerin tam olarak açılmamasına rağmen, tespit edilen rakamlarla o dönemde bölgede yaşanan sürgünleri anlattı. Özer, Cumhuriyet döneminin ilk 15 yılı boyunca, 1925′te Şeyh Sait, 1930′da ise Ağrı isyanı olduğunu hatırlattı. Özer, tespit edilebildiği kadarıyla sürgün rakamlarını da şöyle açıkladı: “Dersim, Erzincan, Bitlis, Siirt, Van, Bingöl, Diyarbakır, Ağrı, Muş, Erzurum, Elazığ, Kars, Malatya ve Mardin illerinden 5 bin 74 haneden, 25 bin 831 kişi batıya sürülüyor. Bu rakam daha sonra kimilerine göre 27 bin kimilerine göre 30 bin kişiyi aşıyor. Ama, bunların yarısına yakını Dersimli. Dersim’den 12 bin kişinin sürgün edildiği tahmin ediliyor ama tespit edilebilen, Bakanlar Kurulu’nun 6 Ağustos 1938 tarihli kararı ile 1246 haneden 5 bin kişi tespit edildiği kadarıyla 15 şehrin 50 kasabasına bağlı, 922 köye zorunlu göçe tabi tutuluyor. Örneğin, Denizli’ye 158 hane 161 köye, Aydın’a 100 hane 100 köye, Bilecik’e 100 hane 50 köye, Bursa’ya 200 hane 100 köye, Balıkesir’e 104 hane 77 köye, Isparta’ya 20 hane 20 köye, Kütahya’ya 24 hane 23 köye, Burdur’a 62 kişi merkez ve 2 ilçeye, Muğla’ya 28 hane 28 köye, Eskişehir’e 50 hane 50 köye, Çanakkale’ye 150 hane 150 köye, Edirne’ye 50 hane 50 köye, Kırklareli’ne 50 hane 25 köye, Zonguldak’a 30 hane, Tekirdağ’a 75 hane 75 köye mecburi iskana tabi tutularak yerleştiriliyor. Kendi aralarındaki iletişimi kesebilmek için ayrı ayrı köylere yerleştiriliyor. Ellerinde nereye yerleştirildiklerine dair vesikalar var.” Peki on binlerce Doğu da ve Güneydoğu Anadolu da yaşayan insanımız bu sürgün olayı karşısında nasıl bir tavır almıştır? Kendilerini mağdur ve perişan eden Devletten ne istemişlerdir? İşte Devlet arşivlerinde incelenmeyi bekleyen yüzlerce belgelerden sadece birisi bize bu konuda bazı ipucu vermektedir.

Dahiliye muhterem-i vekili Şükrü Kaya Bey Efendi Hazretlerine,
Muhterem Efendi Hazretleri;
Pederim Mardin vilayetinin Savur kazasından Ahmet Efendi’nin oğlu Emin efendi iki sene evvel şarktan garba nakledilen eşhas meyanında İzmir Vilayetine gönderilmiştir. Bilahare hükümet-i mahalliyenin emrine itirazla İzmir’e geldik. Vasi bir emlak ve araziye malik bulunmadığımız gibi vaziyet-i maliyemiz dahi müsait değildi. Mevcut emval-ı menkulemizi satarak bedelleri ile bir müddet geçindik. Onu müteakip sefalet bütün manasıyla üzerimize çöktü. Pederim altmış yaşlarında vaziyet-i umumiyesi düşkün olmak hasebiyle hemen hemen hiçbir iş göremiyordu. Bendeniz dahi taht-ı silaha davet edilerek bir senedir vazife-i asliyemi ifa etmekteyim. Benden küçük iki kardeşime gelince; lise talebeleri olmak dolayısıyla hiç kazanamadıkları gibi, külli bir masrafa ihtiyaçları vardı. Perişaniyet ve sefaletin verdiği ıstıraplar pederimi sarstı. Müclim istikbalimiz onu gece gündüz düşündürdü ve bu düşüncelerin tesiri ile verem illetine müptela olarak 9 Temmuz 1927 tarihinde İzmir’de vefat etti. İstinatgâhımız kalan kardeşlerim memleketlerine iadeleri hususunda gerek İzmir vilayetine gerekse dâhiliye vekâlet-i celilesine vuku bulan müteaddit istirhamlarına ne müsbet ne de menfi bir cevap verilmedi. Beş aydan beri İzmir vilayetinin harabeleri içerisinde ta’yin hava-i nesiminden mahrum karanlık bir çatının altında sefaletle acılarıyla boğuşuyor. Mahkeme-i Cumhur-u Temyiz’in merhametine intizardadırlar. İzmir Lisesi’ne meccanen alınmadıkları için tahsillerinden geri kaldılar. Şimdi İzmir’de kendilerine acıyan menfi bazı hemşehrilerin cüz-i ianeleriyle iaşe etmektedirler. Kendi vaziyetimi enzar-ı âlilerine arza lüzum görmedim. Salifuzzikir maruzatım vaziyetimi izaha kâfidir. Atide vatana nafi bir uzuv yetişmek ümidiyle tahsili gaye edinmiş iki vatan yavrusunun bu suretle sürünmeleri zat-ı âlilerinizi müteessir kılacaktır zannederim. Gerek istikballerini ve gerekse hayatlarını düşünerekten bir an evvel memleketlerine iadeleri hususunda icap eden emrin ifasını rica ve bir çok gözyaşları dökerekten istirham eylerim efendim.
16/10/1927
İstanbul Muhabere Alay Taburu
Üçüncü Bölük Efradından;
Mehmet Emin oğlu Şevki
İskân 11/9
Arzuhal 11261
Ta’vidat 1002
Kayıt 19.11.1927
Sayı 4/2344

İşte Osmanlı terbiyesiyle yetişmiş bir Güneydoğulu vatandaşımızın zamanın İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’ya yazdığı ve tarihe mal olan ibretlik dilekçesi.Sürgün yarasıyla perişan olan bir ailenin ferdi olan Şevki beyin vatani görevini yaparken dile getirdiği sıkıntılar.Dilekçe dikkatlice incelenirse şu sonuçlar çıkarılabilir.
Ey devlet sen bana ne kadar suçsuz yere haksızlık yapmışsan bile,vatandaş olarak saygıda hiç kusur etmiyorum. Her şeye rağmen şu an vatani görevimin başındayım. Malımızı mülkümüzü satarak,her şeyimizi yitirdikten sonra gurbet elde sefil bir hayat yaşadık. Buna rağmen sadece memleketimize dönmek istedik; fakat hiçbir cevap alamadık. Babamız gurbet elde hastalanarak öldü. Ailece İzmir’in harabelerinde yiyeceksiz ve havasız bir şekilde yaşamaya çalışıyoruz. Parasızlıktan kardeşlerimin eğitimi yarıda kaldı. İleride vatana faydalı olacak bu evlatlara sahip çıkınız.
İşte tarihe geçen bir sadakat timsali. Güneydoğulu vatandaşımızın devlete karşı kullandığı üslup ve beyan.Bu müracaattan çıkarılacak çok dersler var.Devlet olarak ne hatalar yapıldı da bu insanımızın sadakat ve bağlılık hisleri istismara açık hale getirildi?İnsanımızda olan bu yüksek duygular nasıl dumura uğratıldı?Yapılan bunca haksızlıklar karşısında bile müsbet hareket tarzından insanımız nasıl uzaklaştırıldı?Araştırılmaya değer en önemli konulardan biri olarak önümüzde duruyor.

This entry was posted in Genel, Mardin Araştırmaları. Bookmark the permalink.