Maarif Yangını

Sabahın erken saatlerinde, daha gün aydınlanmadan  haber kaynaklarından bir haber yayıldı.Habere göre: Fatih Cağaloğlu’ndaki İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü’nde sabah saatlerinde henüz belirlenemeyen bir nedenle yangın çıktı. Kısa sürede büyüyen alevler, tarihi binanın tümünü sardı. Binanın etrafında bulunan diğer yapılara alevlerin sıçramaması için itfaiye ekipleri yoğun çaba sarfetti.İlk açıklamalara göre yangının elektrik kontağından çıktığı ifade edildi.

Bu haberi duyar duymaz zihnimiz bizi tam altmış beş sene öncesine yani 24 Aralık 1947 senesine götürüverdi.Bediüzzaman Emirdağ’ında çok şiddetli sıkıntılara ve işkencelere maruz bırakılmıştı.Tam da o gün Ankara’da Milli Eğitim Bakanlığı’nın yangın haberi kendisine ulaşır.Olayı duyunca bunu bir mektupla dile getirir:

Bu yirmi beş seneden beri hiçbir gazeteyi okumayıp, dinlemeyip, dünkü gün, bana hizmet eden bir adam, gazetenin bir parçasını bana okudu. İçinde, Ankara Maarif dairesi iki milyon zararla, hem yine Ankara da otomobil garajı binası, aynı vakitte İzmir de ehemmiyetli fabrika, hem aynı vakitte Adada büyük bir binanın tamamen yandığını işittiğim vakit, pek çok teessür ve yazıklarla bu fakir millete acımakla, aynı zamanda bütün ömrümde çekmediğim bir sıkıntı içinde, hiçbir mahkemede benim gibi ihtiyar ve hasta halimde dört buçuk saat mütemadiyen ifademi sualcevaba mecbur olduğum bir zamanda, eğer bura adliyesinin insaniyeti ve bir derece şefkati olmasaydı katiyen dayanamadığım gibi, kat i karar vermiştim ki, sert bir sözle, bu soğukta, bu hastalığımda hapse girmeyi gözüme almıştım. Hatta bana hizmet edenin birini odamda yatırmak, birine bir tokat vurup benim hizmetim için hapse, yanıma gelmek için karar vermiştik. Fakat bura adliyesinin insaniyeti ve inayet-i İlahiye bana sabır verdi, tahammül ettim.
Bu acip vaziyetim ve asılsız evhamın sebebini merak ettim. Gençlik Rehberi nin resmen tab edilmesi ve intişarı pek çok mektepleri tenvir etmiş, hatta Ankara Darülfünunundaki ve İstanbul Darülfünunundaki kıymettar gençlerin Risale-i Nur’un esasatını, bu vatan milletinin saadetine bir vesile olduğunu bilmeleri ve pek çok muallimler, hamiyet-i milliye ve vataniye ve haysiyet-i ilmiye cihetiyle Risale-i Nur a kemal-i iştiyakla alakadar olmaları, Maarif dairesinin nazar-ı dikkatini celb etmiş; Nurlara karşı bir derece beğenmemek tarzında bir ilişmek istemişler. Hatta burada, “Gençleri elde ediyor, matbu Gençlik Rehberi ile mektep talebelerinin nazarlarını dine çeviriyor” diye ihbar edilmiş. Bunun üzerine hem bana, hem ekser Risale-i Nur şakirtlerine bazı vilayetlerde ilişilmiş. Halbuki ben, medreseden çıktığım için hocalardan istimdad etmek lazımken, bütün kuvvetimle Maarif dairesine ve mekteplilere itimad edip onlara dayanmak istiyordum. Çünkü Nur dairesine girenlerin çoğu mekteplilerdir, hocalar azdır; çoğu çekindiği halde, mektepliler kemal-i takdirle Nurlara sahip çıktığından, kalbimden derdim: İnşaallah Maarif dairesi Nur şakirtlerini himaye edecek. Ve yardımları beklerken birden bize bu yeni taarruzun sebebi matbu Gençlik Rehberi nin ahirinde “Nur şakirtleri, hükumetin müsaadesine binaen, mümkün olduğu kadar Nur dershaneleri açılmak münasiptir” diye bizim gizli düşmanlarımız Maarif dairesini aleyhimize çevirmeye çalışması bir vesile oldu.
Şimdiye kadar o düşmanlarımız, desiselerle kaç defa adliye cihetiyle bizi perişan etmek istediler, muvaffak olamadılar, bir şey de çıkaramadılar. Sonra mutaassıp ve enaniyetli ve resmi makamlardaki hocaları aleyhimize sevk etmeye çalıştılar, onda da bir şeye muvaffak olamadılar. Şimdi en ziyade bana yardıma güvendiğimiz Maarif idaresini aleyhimize istimal etmekle, bu hükumetin bazı memurlarını üç mahkemede kat i beraat kazandığımız cemiyetçilik ve tarikatçılık bahanesiyle geniş bir dairede biçare masum Nur şakirtlerine ve beni Risale-i Nur’un mütalaasından mahrum etmeye çalıştıkları bir zamanda ve benim acınacak dört buçuk saat istintakımın aynı vaktinde Maarif dairesinin sebepsiz yanması ve söndürülmesine hiçbir imkan bulunmaması ve tamamen yanması tesadüfe benzemiyor, bir eser-i hiddet görünüyor.
O ifademin ahirinde ve aynı zamanda demiştim ki: “Beni bu gurbette, yalnızlıkta kitaplarımın mütalaasından mahrum etmeyiniz. Yoksa hem bana, hem bu vatana yazık olur. HAŞİYE Belki zemin, yine zelzeleyle hiddet eder” dediğimden üç dakika sonra üç saniye devam eden zelzele ve o fıkrayı mahkemede tekrar ettiğim aynı zamanda-ya gece veya gündüzde-zemin ateşle Maarif dairesine saldırması ve mahkemece dört defa ispat edilen çok defa zelzelenin Risale-i Nur a ve şakirtlerine taarruzun aynı zamanında gelmesi-elbette bunda tesadüf olamaz. Demek bu vatanın ve milletin ve asayişin büyük bir temel taşı olan Risale-i Nur’un hakikatleridir ki, böyle vukuatlı tokatlarla, bu milletin nazar-ı dikkatini Kur’ân ın hakiki ve hakikatli ve kuvvetli bir tefsiri olan Risale-i Nur a çeviriyor; milleti ona teşvik edip muarızlarına şefkat tokadı vuruyor.
Şimdi nasıl sadaka belayı def ediyor; öyle de, Risale-i Nur, bu memlekette belanın def’ine vesile olduğu çok hadiselerle tahakkuk etmiş. Bu defa da Risale-i Nur a hücum edildiğinin aynı zamanda bu yangın belasının gelmesi, Risale-i Nur belanın def’ine vesile olduğunu ispat ediyor. “
“HAŞİYE:İşte yazık oldu. (1)”

24 Aralık 1947 tarihli bütün gazeteler bu yangından bahsediyordu.Cumhuriyet gazetesi haberi şöyle vermekte idi:

Ankara’da dünkü müessif yangın. Milli Eğitim Bakanlığı binası tamamen yandı.

Ankara büyük bir yangın felaketi geçirmiş,Milli Eğitim Bakanlığı binası,bugün akşam üzeri çıkan bir yangında tamamen yanmıştır.Yangın dolayısı ile Vilayet,Savcılık ve zabıta derhal tahkikata başlamıştır.Tahkikatın ilk neticesi,yangının elektriklerin kontakt yapmasından ileri geldiği merkezindedir.Şimdiki halde binadan hiçbir şey kurtarılamadığı,bütün evrakın,dosyaların ve kitaplığın yandığı anlaşılmaktadır. Ulus gazetesi de yangını şöyle duyuruyordu:

Milli Eğitim Bakanlığı binası yandı. Yangın dört saat sürdü.

Binanın yanmasıyla hasıl olan zarar miktarı henüz kati olarak bilinmemekle beraber bunun bir iki milyon civarında olduğu zannedilmektedir.Ayrıca,memleket kültür hayatının bütün dökümanlarını içinde bulunduran binanın yanmasıyla telafisi mümkün olmayan manevi bir zarar da bahis mevzuudur.(2)

Milli Eğitim Bakanlığı yangınını haberleştiren Cumhuriyet gazetesinin 25.12.1947 tarihli 1. Sayfası

Her iki yangında da garip tevafuklar benzerlikler dikkat çekmektedir. Tarihler altmış beş yıl aradan sonra aynı zamana işaret etmektedir.Her iki yangında gece karanlığında gün aydınlanmadan meydana gelmiştir.Yangınların geliş sebebi de aynı: Elektrik kontağı. Bugünkü yangınından çıkaracağımız ders Milli Eğitim Bakanlığının bir an evvel okullarda başörtüsü yasağını hem çalışanlardan hem de öğrencilerden kaldırması yönünde irade beyan etmesi lazım ve elzemdir.Yoksa yapılan hak gaspı başımıza hem maddi hem de manevi musibetleri davet edecektir.

Kaynaklar:

  1. http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=EmirdagLahikasi&Page=249-250
  2. http://tk.kutuphaneci.org.tr/index.php/tk
Posted in Bediüzzaman Araştırmaları, Genel | Yorumlar Kapalı

Medresetüzzehra’nın Serencamı

Bediüzzaman’ın yarım asırlık bir süreyi aşkın bir zaman diliminde, zihninden bir türlü çıkmayan,en büyük ideali ve gaye-i hayalim dediği  ve devamlı takip ettiği bir eğitim projesi olan Medresetüzzehra’nın serencamını talebelerine yazdırdığı bir mektuptan takip edelim.

“Heyet-i Vekileye ve Tevfik İleri’ye arz ediyoruz ki:
Şark Üniversitesi hakkında çok kıymettar hizmetinizi Üstadımıza söyledik. O dedi:
Ben hasta olmasaydım, ben de o mesele için vilâyat-ı şarkiyeye gidecektim. Ben bütün ruh u canımla Maarif Vekilini tebrik ediyorum. Hem 55 seneden beri, Medresetü’z-Zehra namında Şark Üniversitesinin tesisine çalışmak ve o üniversiteyi biri Van’da, biri Diyarbakır’da, biri de Bitlis’te olmak üzere üç tane veya hiç olmazsa bir tane Van’da tesis etmek için, Hürriyetten evvel İstanbul’a geldim. Hürriyet çıktı, o mesele de geri kaldı.
Sonra İttihatçılar zamanında Sultan Reşad’ın Rumeli’ye seyahati münasebetiyle Kosova’ya gittim. O vakit Kosova’da büyük bir İslâmî darülfünun tesisine teşebbüs edilmişti. Ben orada hem İttihatçılara, hem Sultan Reşad’a dedim ki: “Şark böyle bir darülfünuna daha ziyade muhtaç ve âlem-i İslâmın merkezi hükmündedir.”
O vakit bana vaad ettiler. Sonra Balkan harbi çıktı. O medrese yeri istilâ edildi. Ben de dedim ki: “Öyleyse o 20 bin altın lirayı Şark Darülfünununa veriniz.” Kabul ettiler.
Ben de Van’a gittim. Ve bin lira ile Van gölü kenarında Artemit’te temelini attıktan sonra Harb-i Umumî çıktı. Tekrar geri kaldı.
Esaretten kurtulduktan sonra İstanbul’a geldim. Hareket-i Milliyeye hizmetimden dolayı Ankara’ya çağırdılar. Ben de gittim. Sonra dedim: “Bütün hayatımda bu darülfünunu takip ediyorum. Sultan Reşad ve İttihatçılar 20 bin altın lirayı verdiler. Siz de o kadar ilâve ediniz.” Onlar 150 bin banknot vermeye karar verdiler. Ben dedim: “Bunu mebuslar imza etmelidirler.”
Bazı mebuslar dediler: “Yalnız sen medrese usulüyle sırf İslâmiyet noktasında gidiyorsun. Halbuki şimdi garplılara benzemek lâzım.” Dedim: “O vilâyat-ı şarkiye âlem-i İslâmın bir nevi merkezi hükmünde, fünun-u cedide yanında ulûm-u diniye de lâzım ve elzemdir. Çünkü, ekser enbiya şarkta ve ekser hükema garpta gelmesi gösteriyor ki, Şarkın terakkiyatı din ile kaimdir. HAŞİYE Başka vilâyetlerde sırf fünun-u cedide okutturursanız da, Şarkta herhalde millet, vatan maslahatı namına, ulûm-u diniye esas olmalıdır. Yoksa Türk olmayan Müslümanlar, Türk’e hakikî kardeşliği hissedemeyecek. Şimdi bu kadar düşmanlara karşı teavün ve tesanüde mecburuz.”
Şimdi ben zehir hastalığıyla ziyade rahatsız vaziyette ve çok ihtiyarlık sebebiyle elli beş senelik bir gaye-i hayatımı görüp takip etmekten mahrum kaldığım gibi, Ankara’ya gidip şark terakkiyatının anahtarı olan bu müesseseye çalışanları ruh u canımla tebrik etmekten dahi mahrum kalıyorum.
Yalnız, otuz beş sene evvel Ebuzziya Matbaasında tab edilen Münazarat ve Saykalü’l-İslâmiye namındaki eserim, elbette Maarif Vekilinin nazarından kaçmamış. Benim bedelime o eser konuşsun. Ben hayatımdan ümidim kesilmiş gibiyim. Fakat o azîm üniversitenin temelleri ve esasatı ve mânevî bir programı ve muazzam bir tedrisatı nevinden, Risale-i Nur’un yüz elli risalesini kendime tevkil ediyorum. Bu vatan ve milletin istikbalinin fedakâr genç üniversite talebelerine ve maarif dairesine arz edip bu meselede muvaffakiyete mazhar olan Tevfik İleri’nin bu biçare Said’e bedel Risale-i Nur’a himayetkârâne sahip çıkmasını rahmet-i İlâhîden niyaz ediyorum.
اَلْبَاقِى هُوَ الْبَاقِى
Çok hasta, çok ihtiyar, garip, tecrid içinde
Said Nursi (1)

Bediüzzaman’ın özetlediği Medresetüzzehra ile ilgili teşebbüslerini, Ankara’dan başlamak üzere belgelerle ortaya çıkarmak adına tespitlerimize TBMM’nden başlayalım.

1923 yılının Şubat ayında Kayseri Milletvekili Alim efendi* ve 166 arkadaşı Van’da Medresetüzzehra adıyla bir medresenin yapılması için Meclis Başkanlığına bir kanun teklifinde bulunur.Bu teklifte Mustafa Kemal ile İsmet İnönü’nün de imzaları vardır.

İfade ve üslubundan Bediüzzaman tarafından kaleme alındığı anlaşılan ve kendi ifadesiyle 163 mebus tarafından imza edilerek Meclis Başkanlığına sunulan teklif şöyledir.

Türkiye Büyük Millet Meclisi Riyaseti Celilesine

Harbi Umumiden evvel Kosova medresesine tahsis olunan yirmi bin altın liradan on yedi bin altın Van’da yapılacak ‘Medresetüzzehra’ ismiyle müsemma bir daru’l-ulumu İslamiyeye tahsis edilmişdi. Van Valisi Tahsin Beyin ve aşairin teşebbüsüyle temeli atıldı. Aşair taahhüd ettiler ki, zekatın bir kısmını o medreseye tahsis edeceğiz.

Hatta zekatın zekatıyla iki bine yakın leyli(yatılı) talebe idare edilecekti. Hem de Maliyenin tasarrufunda olan oranın evkafı da mühim bir yekün teşkil eder. Şimdi ise oraların Ermeni ihtilal komite menba’ları olan münderis (kapanan) kiliseleri de oranın evkafına mal olmuş. O vakitte öyle bir müessesenin vücuduna esbabı mucibe bir ise şimdi ondur. Çünkü o zaman yalnız bir hasmı dini var idi. Şimdi cenuptan, şimalden, şarktan hem de cehaleti dahili ile beraber ahlak ve esasatı diniyeyi ifsad eden esbab taaddüt edip halkı kavgaya sevk ediyor. O nazik mevkide ve öyle bir kavimdeki her şey din noktai nazarından muhakeme eder. Esasatı diniyeyi i’la ve takviye eden böyle bir müesseseden başka hiçbir tedbir ciddi semere vermez, verse de muvakkattır.

Binaenaleyh böyle bir müessese-i aliye-i ilmiyenin o havali halkının tahsili ilim ve irfanına tahsisi vilayatı şarkiyede devletin asayişinde, iktisadiyatında, ahlakiyatında müessir hayır ve şükran tevlid edeceğinden velhaletü hazihi, bir altun liranın mukabili yüz lira ise ve levazımı inşaiye ve sairenin fiatça eskisine nisbetle birkaç misli tezayüd etmiş olduğundan bugünkü paranın kıymeti nazarı dikkate alınarak bu zir’deki(aşağıdaki) mevaddı kanuniyenin kabulüyle, bu emri hayrın bir an evvel kuvveden file ısdarı mülk ve milletin selamet ve saadetini gaye-i emele binaen Meclis-i Alii Milliye arz ve teklif eyleriz. 17 Şubat sene 339 (17 Şubat 1923)

1- Van’da [Medresetüzzehra] namıyla bir Darul ulumu İslamiye inşa ve küşadı(açılması) kabul edilmişdir.

2- Masarif-i inşaiye içün 339 (1923) senesi Şer’iye ve Evkaf bütçelerine yüz elli bin lira ithal edilmiştir.

3- İşbu kanun tarih-i neşrinden itibaren mer’i olacaktır.

4- İşbu kanunun icra-yı ahkamına Şer’iye ve Evkaf Vekaleti memurdur. İmzalar (2)

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ
1. Dönem 27. Cilt 196. Birleşim – Sayfa 419 21.02.1339(1923)
2. Kayseri Mebusu Âlim Efendi ile 166

refikinin, Van’da Medresettüzzehra namiylie bir

medrese küşadına dair kanun teklifi (2/671)

REİS — Kayseri Mebusu Âlim Efendi ile

167 refikinin Van’da MedreseMüzzehra namiyle

bir medrese küşadı hakkındaki teklifi kanunileri

Lâyiha Encümenine,

Bu teklif Meclisin21 Şubat 1339(1923) günü 196.oturumunda 2.teklifler başlığı altında görüşülmüş ve kanun teklifleri komisyonuna havale edilmiştir.

Daha sonra, 6 Eylül 1923 (339) tarihinde TBMM Layiha Encümeninde (Komisyonunda) görüşülen teklif “dini esasları yüceltecek ve takviye edecek yüksek bir müessesenin açılması ile ilim ve irfan sahasındaki gelişmelere bir adım teşkil edeceği” belirtilerek Genel Kurulca görüşülmesi uygun görülmüş ve sevk edilmiştir.

Encümen 25/24 numaralı kararı şöyle:

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ 6/9/339 (1923)
LAYİHA ENCÜMENİ
25 /24 Karar

RİYASET-İ CELİLEYE

Van’da “Medresetü’z-zehra” namıyla bir darü’l-ulum-ı İslamiye inşa ve küşadı ve masarif-i inşaiyesi içün 339 (1923) senesi Şer’iye ve Evkaf büdcelerine yüz elli bin lira idhal edilmesi hakkında Van Meb’usu Haydar Bey ve rüfekasının 17/2/39 (1923) tarihli teklif-i kanunisi Encümenimizce tekrar mütalaa olundu. Teklif-i mezkur mahiyeti esasat-ı diniyeyi i’la ve takviye edecek bir müessese-i alinin küşadı ile ilim ve irfan sahasındaki tekamülata hatve teşkil edeceğinden şayan-ı müzakere görülmüş olmakla Hey’et-i Umumiyeye (Genel Kurula) arza karar verildi.

Katip Mazbata Müdiri namına Layiha Encümen Reisi Hüseyin Yahya Sami Sırrı Emin

Hey’et-i Umumiyeye 9/9/39 (1923

Şer’iye ve Maarif encümenlerine 12/9/39 (1923) (3)

Bir sonraki aşamada ise Meclis başkanı kanun teklifini Genel Kurula sunar ve Genel Kurulda da kabulünün ardından gündeme alınarak 12.09.1923 günü 2.Dönemin 17.oturumunda  Şer’iye ve Maarif komisyonlarına gereği yapılmak üzere gündeme alınarak gönderilir.

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

2.Dönem 2.Cilt 17.Birleşim-Sayfa-37 12.09.1339(1923)

15. Karesi Mebusu (sabık) Âlim Efendi ile 111 refikinin, Van’da (Medresetüzzehra) namiyle bir darülfünun inşa ve küşadı hakkındaki

teklifin şayanı müzakere olduğuna dair Lâyiha Encümeni mazbatası (2/119) (Şer’iye ve Maarif encümenlerine)

16. Sivas Mebusu (sabık) Rauf Beyin, saltanatı şahsiyenin ilgasına müsadif Leylei velâleti Risaletpenahi olan 12 Rebiıdevvel gününün îdi millî addi hakkında kanun teklifi ve Lâyiha Encümeni mazbatası (2/130)

REÎS — Eğer tensip buyurulursa ruznameye alalım. (Hay hay sesleri.)

FASÎH Ef. (Antalya) — Zaten kabul edilmiştir, yalnız merasim kalmıştır. (Kabul edildi sesleri.)

REİS — Ruznameye alındı efendim.

Meclis Genel kuruluna sevk edilen kanun teklifi tarihinde, teklif sahibi olan Kayseri Milletvekili Alim efendi’nin milletvekilliği sona erdiğinden teklifin başında imzası bulunan Van milletvekili Haydar bey adına 2.Dönem Meclis Başkanlığına başvuru yapılır.O yüzden bazı araştırmalarda teklifin Haydar bey tarafından verildiği yazılır.

Bu arada dikkat çeken bir diğer konuda 167 olan imza sayısı 2.Döneme devreden bu kanun teklifinde 111 kişiye gerilemiştir.56 milletvekili imzasını geri çekmiştir.

Bu kanun teklifi, gerekli prosedürler tamamlandıktan sonra 12 Eylül 1923 tarihinde, Eğitim ve Şeriat Komisyonu’na gönderildi ve orada kaldı. Yaşanan hadiseler, Medresetü’z-Zehrâ’nın inşasına bir kez daha geçit vermedi. Komisyon, aradan yirmiyedi ay geçtikten sonra, 29 Kasım 1925′te kanun tasarısını reddetti ve Meclis’e geri gönderdi. Yapılan oylama ne­ticesi reddedildi.Zaten bunun öncesinde de  Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde 3 Mart 1924′te Tevhid-i Tedrisat (Öğretim Birliği) Kanunu kabul edilmiş ve bu kanunla, medreseler kaldırılmıştı.

TÜRKİYE BÜYÜK MİLLET MECLİSİ

2.Dönem 20.Cilt 18.Birleşim-Sayfa-4 2 Kânunuevvel 1341 Çarşamba

(2 Aralık 1925)

3. Kayseri Mebusu Âlim Efendinin; Van’da Medresetüzzehra namiyle bir medrese küşadı hakkında (2/119),

Trabzon Mebusu Celâl Beyin; Evkaf bütçesine dahil mürtezika maaşatı hakkında (2/34) ve Aydın Mebusu Emin Efendinin; Evkaf Nizamname-.

sinin tadili hakkında (2/36)

ve Siirt Mebusu Halil Hulki Efendinin; Seriye Vekâletinden musaddak icazetnameye

malik olmayanların ilmî kisveyi lâbis olmamalarıhakkında (2/282)

numaralı birinci devreden müdevver dört kıta teklifi kanuninin tayini muameleye

mahal olmadığından reddine dair Diyanet İsleri ve Evkaf Encümeni mazbatası.

REİS — Okunacaktır.

(Riyaseti Celileye

’1. — Van’da ‘bir medrese ‘küşadı,

2 . — Evkaf Bütçeline dair mürtezika (maaşatı,

3. — Evkaf Nizamnamesinintadili,

4. — Seriye Vekâletinden musaddak icazetnameye malik olmayanların ilmî kisveyi

lâlbis olmamaları hakkında m’eribu’ten takdim kıtean tekâlifi kanuniye tevarihi muhtelifede kavanini mahsusa ‘ile Meclisi Alinin kararına iktiran etmiş  Encümenimizce

de bittabii tayini muameleye mahal kalmamış olmasına binaen makamı riyasete takdimi karargir olmuştur ‘efendim. 29 . 11 . 1341

Diyanet İşleri ive Evkaf

Encümeni Reisi Mazbata Muharriri

Mustafa,

Fehmi Saffet

Kâtip Aza

Mustafa Feyzi

Süleyman Sırrı

REİS — Mazbatayı reye arz ediyorum efendim.

Kabul edenler lütfen el kaldırsın…  Kabul etmeyenler lütfen el kaldırsın… Mazbata kabul edilmiştir .

Kanun teklifi Şer’iye ve Maarif  komisyonunda yirmi yedi ay bekletildikten sonra reddedilerek Meclise iade edilmiştir.Meclis’te bu  karardan sonra geçerliliğini-tayini muameleye mahal kalmamış- kaybeden kanun teklifini reddetmiştir.

5 Kasım 1937 Cumhuriyet Gazetesi 1.sayfa

Bediüzzaman kanun reddedildiği süre içinde Van’da Erek dağının eteğindeki Medresesinde bulunuyordu.Burada günlerini ibadet ve tefekkürle geçiriyordu.

Kaderin sevkiyle Şeyh Said hadisesi bahane edilerek kendisi de hadise ile ilgisi olmadığı halde, İskan kanununa tabi edilerek 1926 senesinin bir kış ayında Burdur’a gitmek üzere sevk edildi.Burdur’da yaklaşık dokuz ay kaldıktan sonra 1.Mart.1927 senesinde Barla’da mecburi iskana tabi tutuldu.Nur’un ilk merkezlerinden olan Barla’da Bediüzzaman’ın büyük hayali olan Medresetüzzehra’nın temelleri burada inşa edilmeye başlanmıştır.Bu tarihten sonra Nur hizmetinde Bediüzzaman’ın tabiriyle, Dershaneler birer Medresetüzzehra,talebeleri ise   Medresetüzzehra şakirtleri ve erkanları diye anılmaya başlanmıştı.

Bediüzzaman Said Nursi’nin Doğu ve İslam alemi için büyük bir eğitim projesi olan Medresetüzzehra modeli zaman zaman değişik adlar ve amaçlar altında da olsa siyasilerin gündemine gelmiş ve sürekli güncelliğini korumuştur.İşte bu çabalardan biriside tek parti döneminde yapılan teşebbüslerdir.

Dönemin Cumhurbaşkanı Atatürk, 1927 yılında Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati Bey’i, incelemeler yapmak üzere Van’a göndermiş; Mustafa Necati Bey’de, Van’da üniversite kurulmasını gerekli görmüştür.

6 Mart 1938 Cumhuriyet Gazetesi 1.sayfa

1928 yılında, öğretmen Ferit Nur (Kuran) Bey Van’a gönderilmiş ve mevcut ortaokulu liseye dönüştürerek, kurulması tasarlanan üniversitenin çekirdeğini oluşturması istenmiştir.
Atatürk 1 Kasım 1937′de, BMM’i açış nutkunda, ‘Doğu bölgesi için Van Gölü Sahillerinin en güzel bir yerinde ilkokulu ve nihayet üniversitesi ile modern bir kültür şehri oluşturmak yolunda şimdiden faaliyete geçilmelidir.’ demiş, bu maksatla, o dönemin Milli Eğitim Bakanı Saffet Arıkan’ı, arazi tespiti için Van’a göndermiştir.
1938 yılı Kasım başında BMM açış nutkunda, Atatürk ‘İstanbul Üniversitesi’nin geliştirilmesi, Ankara Üniversitesi’nin tamamlanması ve Şark Üniversitesi’nin yapılan etütlerle tespit edilmiş olan esaslar dairesinde, Van Gölü civarında kurulması hızla ve önemle devam etmektedir’ demiştir.(4)

Ancak Bediüzzaman’a kulak vermeyip kendi ideolojileri istikametinde bir eğitim sistemi geliştirmek isteyen laik Kemalist zihniyet Van’a Doğu üniversitesi kurmaya muvaffak olamamıştır.

Demokrat parti iktidara geldikten sonra,tek parti zihniyetinin girişmiş olduğu;fakat bir türlü başaramadığı Van’da üniversite kurma çalışmalarını, tam tamına haber kupürlerinden de görüleceği üzere on üç sene sonra başlatmıştır.Bu olayı haberleştiren 5.Kasım.1950 tarihli Cumhuriyet gazetesi haberi” Doğu üniversitesi için etüdlere başlandı Milli Eğitim Bakanı Tcvfik İleri müsait bir zamanda Van’a giderek tctkiklerde buluınacak .Tevfik İleri  Van’da kurulması derpiş edilen doğu üniversitesi mevzuuna dair ilk etüdlere Mılli Eğitim Bakanlığımca başlanmış bulunuyor.” diye vermiştir.

5 Kasım 1937 Cumhuriyet Gazetesi 1.sayfa

Bunun haberini alan Bediüzzaman’ın yukarda iktibas ettiğimiz mektubunda görüldüğü gibi bu çalışmayı başlattığı için Milli Eğitim Bakanı Tevfik İleri’yi tebrik etmiştir.

11 Haziran 1951 tarihinde, Milli Eğitim Bakanlığınca, aralarında Prof. Afet İnan’ın bulunduğu, 15 kişilik bir heyet oluşturulmuş ve Doğu Üniversitesi’nin yerinin tespiti için esaslı incelemelere girilmiştir. Bu heyet, merkezi Van olacak bir Doğu Üniversitesi’nin kurulmasını; Elazığ, Erzurum ve Diyarbakır’da bazı fakülte ve enstitülerin, Doğu Üniversitesi’ne yardımcı şubeler olarak açılmasını uygun görmüştür.

28.11.1953 yılında Doğu üniversitesi kurulma hazırlıkları kanunu Meclisten geçirilmiş.Ancak Van’a kurulacak üniversitenin yeri Erzurum’a kaydırılmıştır. 1954 yılında çıkarılan 6373 Sayılı Kanunla bu üniversitenin adının Atatürk Üniversitesi olması kararlaştırıldı.7 Haziran 1957 yılında kuruluş kanunu çıkarılarak 17 Kasım 1958’de üniversitenin açılışı yapılmıştır.Daha sonra ise Van’da 100.yıl üniversitesi 1981 yılında hizmete girmiştir.

Bediüzzaman’ın maddi tesisine engel olunan Medresetüzzehra projesinin,manen Nur hizmetlerinde bilfiil tahakkuk ettiğini,resmi prosedürlerden uzak tamamen sivil insiyatifle,eğitim gönüllüğü esasına dayandığını rahatlıkla ifade edebiliriz.

Kaynaklar:

  1. http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=EmirdagLahikasi&Page=403-404
  2. Eski Said’den Yeni Said’e.Mustafa Süzen.2007 sh.474-475
  3. Risalehaber.com.12.10.2012 Kadri Aytar’ın haberi
  4. http://www.yyu.edu.tr/genel.aspx

*Mehmet Alim Efendi (d. 1861, Kayseri/Bünyan – ö. 30 Aralık 1923) TBMM 1. Dönemde Kayseri milletvekilliği yapmış bir din adamıdır. (Ailesi, ölümünden sonra, Soyadı Kanunu ile “Çınar” soyadını almıştır.)Babası Bünyan’ın ileri gelenlerinden Abdülkadir Efendizade Mehmet Efendi’dir. İlk ve orta öğrenimini Bünyan’da yaptı. Daha sonra Kayseri Medresesi ve Adana Medresesinde öğrenim görerek Müderrislik icazeti aldı.Öğrenimi sonrasında Kıbrıs’ta Müderris olarak göreve başladı. Daha sonra Rodos, İzmir, İstanbul ve Sivas Medreselerinde Müderrislik yaptı. Bu arada vaizlik görevinde de bulundu.İlk günlerinden itibaren Milli Mücadele’ye katıldı. Sivas’ta Milli Mücadele lehinde verdiği bir vaazdan dolayı Damat Damat Ferit Hükümeti emriyle tutuklanarak İstanbul’a gönderildi. Orada bir süre Bekirağa Bölüğünde tutuklu kaldı. Divan-ı Harb’te yargılandı. Beraati üzerine serbest bırakıldı.Serbest kalınca memleketi olan Kayseri’ye geldi. Buradaki ulusal çalışmalara katıldı. Kuvayı Milliye lehindeki vaazlarını sürdürdü. TBMM 1. Dönemi için yapılan seçimlerde seçilerek Kayseri Milletvekili oldu. 23 Nisan 1920′de Meclisin açılışında hazır bulundu. Mecliste Şeriye, Evkaf ve İrşad komisyonlarında çalıştı. İstiklal Savaşı’nın en kritik dönemlerinde Meclisteki konuşmaları ve Ankara camilerinde verdiği vaazlarla halkın moralinin yükselmesine ve zafere inancının pekiştirilmesine çalıştı. Bu arada Ankara Fetvası’nı “Kayseri Mebusu Ulemadan Mehmet Alim” unvan ve ismiyle imzaladı.Milletvekilliği sona erince, Bünyan’a döndü. 30 Aralık 1923′te vefat etti. Evli ve oniki çocuk babası idi. (http://tr.wikipedia.org/wiki/Mehmet_Alim_%C3%87%C4%B1nar)

Posted in Bediüzzaman Araştırmaları, Genel | Yorumlar Kapalı

Bediüzzaman’ın Köşe Yazarlığı ve Gazete Çıkarma Teşebbüsü

Bediüzzaman İstanbul’a geldikten kısa bir dönem sonra ll. Meşrutiyet ilan edilmiştir.Meşrutiyetin ilanının üçüncü gününde 27 Temmuz 1908 tarihinde İstanbul’da, bir hafta sonrada Selanik’te Meşrutiyetin manası ve ehemmiyeti üzerine bir nutuk irad etmiştir.İşte bu tarihten sonra Siyaseti dine alet etmek veya hayat-ı içtimaiye ile dine hizmet etmek düşüncesi ile Bediüzzaman naşir-i efkar olan gazetelerde yazı yazma teşebbüsünde bulunur.Bu onun için yeni bir hizmet tarzıydı.Artık düşüncelerini gazete lisanıyla duyurmak zamanıydı.Bediüzzaman’ın matbuat lisanı ile ortaya çıkması da garip bir tecellidir.Çünkü o henüz İstanbul’a geleli bir yılı bile dolmamışken ve o günün İstanbul  basınında yazı yazmanın çok büyük  cesaret gerektiren bir olay olduğu düşünüldüğünde  Bediüzzamanın medeni cesaretini takdir etmemek olamaz.Gazetelere yazı yazmak için meşhur bir özdeyişimizle kırk fırın ekmek yemek lazımdı.  Misbah gazetesinde yayınlanan ilk yazısının konusu İstanbul ve Selanikte irad ettiği nutkudur.

Bu nutuk “Dağ meyvesi acıda olsa devadır”başlığı altında  02 Ekim 1908 – 09 Ekim 1908 tarihleri arasında  Misbah Ga­zetesi’nde neşredilmiş ve sonra;“Kütübhane-i İctihad” sa­hibi Ahmed Ramiz tarafından “Nutuk” diye derlenen Bediüzzaman Haz­retlerinin sair bazı makaleleri ile birlikte 1910 tarihinde İstanbul İk­bal-i Millet matbaasında tab’ ettirilmiştir.

“Misbah” gazetesi 2 Ekim 1908 nüshasında, bu nutkun ilk bölümünün başında şöyle bir tarif koymuştur:

“İstanbulumuzca Kürd Hoca denmekle maruf, fazıl-ı şehîr Bediüzzaman-ı Kürdî Molla Said Hazretlerini inkılab-ı mes’ud ibtidalarında Dersaadet ve Selanik’te kerraren irad edip bilhassa ga­zetemize ihda eylediği nutk-ı irticalidir(1)

Misbah gazetesinin yayın prensipleri ve çıkma gayesi ile ne kadar yayınının devam ettiğine dair bir bilgi ve belgeye sahip değiliz.

Bediüzzaman’ın Misbah gazetesinde toplam dört makalesi yayınlandıktan sonra İttihad ve Terakkinin yayın organı olan Şuray-ı Ümmet gazetesinde Hamidiye Alayları konulu bir yazısı yayınlanmıştır.Önceleri Paris ve İstanbul’da yayımlanan gazete (1902-1910). Paris’te yapılan I. Jön Türk Kongresi’nden sonra Ahmed Rıza ve arkadaşları tarafından çıkarıldı. Türkçülük düşüncesinin ilk savunulduğu yayın organlarından biri olan gazete, Ahmed Rıza ve Samipaşazade Sezai tarafından yönetiliyordu. Daha sonra İttihat ve Terakki’nin yayın organı oldu. II. Meşrutiyet’in ilânından sonra yayınını İstanbul’da sürdürdü.(2)

Bediüzzaman’ın Misbah gazetesinde yayınlanan ilk yazısı (www.risaletashih.com)

Bediüzzaman fikirlerini dile getirmek için değişik düşüncelere sahip gazetelerde makalelerini yayınlamış ve gazeteler arasında herhangi bir ayrım gözetmemiştir.Şuray-ı

Şuray-ı Ümmet gazetesi

Ümmet gibi başta Jön Türkçü sonrada İttihad ve Terakkici olan yayın organından sonra yazısını Şark ve Kürdistan gazetesinde neşrettirmiştir.Sözkonusu gazetedeki yazısında beş altı ay önce  Doğuda üniversite açılması için padişahlık makamına sunulmak üzere verdiği dilekçenin mahiyetini dile getirir.

Şark ve Kurdistan gazetesi 1908′de yayın hayatına başladı. İstanbul’da haftada iki kez çıkarılan 4 sayfalık gazetenin tüm yazıları osmanlıcaydı. Kaç sayı çıktığı bilinmeyen gazetede ağırlıklı olarak Kürdistan’ın durumu, Bosna Hersek ve Hersek Kürtleri ile ilgili yazılar yer alıyordu. Gazetenin sorumlusu Hersekli Ahmet Şerif, başyazarı ise Malatyalı Bedri’ydi.Bediüzzaman’ın ilk yazarları arasında bulunduğu

gazetenin ilk sayısında Bediüzzaman Sultan Abdülhamid’e seslenme imkanı bulmuştur.(3)

Şark ve Kürdistan Gazetesi

Bediüzzaman değişik yayın organlarında yayınlanan yazılarının yanısıra ilk kürtçe makalesini de Kürd Teavün ve Terakki  gazetesinde yayınlamıştır.

Kürt Teavun ve Terakki gazetesi 5 Aralık 1908′de yayınlanır. Gazetenin sorumlu müdürü, ünlü Kürt şairi Pîrêmerd yani gerçek adıyla Süleymaniyeli Tevfik Bey’di. Bu gazete aynı adı taşıyan Kürt Teavun ve Terraki Cemiyeti’nin yayın organıydı. Kürt Teavun ve Terraki gazetesi aynı zamanda bir dergi biçimindeydi de. Bu gazetenin isminin anlamı “Kürt yardımlaşma ve ilerleme gazetesi” idi.
Gazetenin sorumlu müdürü Pîrêmerd, Süleymaniye’de gazeteciliği ve matbaacılığı ile tanınırdı. Kendisi medrese eğitimi görmüş ve çeşitli memurluklarda bulunmuştu. 1899′da Sultan’ın fermanıyla İstanbul’da Meclis-i Ali üyesi olmuştu. Yazım hayatında ise şiirin yanı sıra Kürtçe hikaye ve Tiyatro eserleri de yazmaktaydı.
Bu gazetenin başyazarı ise Amed’li Ahmet Cemil Bey’di. Miri Katibizade Ahmet Cemil adıyla da tanınıyordu. Ahmed Cemil, bu gazetede yazdıklarının yanı sıra, ileri ki dönemlerde, Ekrem Cemil Paşa ve arkadaşlarının 1918′de Amed’de yayınladıkları Gazî(Çağrı) gazetesinde yazılar yazmıştı.
Bu gazete haftada bir yayınlanıyordu ve en az 9 sayı çıkardığı söylenir. Gazetede Kurmanci lehçesinin yanı sıra ilk kez bir gazetede Sorani lehçesi ile yazılar yazılıyor ve yayınlanıyordu.
Gazete yasak olmadığından İstanbul ve diğer bölgelerde kolayca yayılabiliyordu. Bu nedenle de bu gazete, Kürtler açısından önemlidir.
Gazetenin amaçları arasında Kürtlerin “kalkınma, kültür, eğitim, ticaret ve sanayi” alanlarını geliştirmekte vardır.(4)

Bediüzzaman’ın en çok yazılarının yayınladığı gazete olan Volkan gazetesinde toplam on sekiz makalesi yayınlanmıştır.

Volkan gazetesi 1908-1909 arasında İstanbul’da Derviş Vahdeti tarafından yayınlanan siyasi gazetedir. İttihad-ı Muhammedi Fırkası’nın fikirlerini savunmuş ve fırkanın yayın organı kabul edilmiştir. 31 Mart İsyanını desteklediği bilinmektedir. Derviş Vahdeti 31 Mart isyanını bastırmak için gelen Hareket Ordusu başarılı olduğunda İstanbul’u terk

ederek kaçmış, İzmir’de yakalanıp Divan-ı Harp’de yargılanıp idam edilmiştir. Volkan Gazetesi, 31 Mart isyanının bastırılıp isyana karışanlar ve destekleyenler tutuklanmaya başlayınca yayınlarına son vermiştir. İttihad-ı Muhammedi fırkasının azaları arasında ve Volkan Gazetesinin yazarları arasında Bediüzzaman da bulunmaktadır. Gazetede 15 Aralık 1908 tarihinde çıkan yazıda İngiliz idaresinde ademi merkeziyetçi yönetim şekliyle Kıbrıs’ın küçük bir İsviçre olacağı savunulmuştur.(5)

Bediüzzaman’ın Derviş Vahdeti ile aynı gazetede yazıyor olması, onunla aynı şeyleri yazdığı manasını taşımaz. Bazı zaman Derviş Vahdeti’nin kışkırtıcı yazısıyla, Bediüzzaman’ın birleştirici, kucaklayıcı makalesi aynı günde neşrediliyordu. Bediüzzaman’ın makaleleri Derviş Vahdeti’nin yazılarını tesirsiz hale getiriyordu.Hatta bir kaç defa Derviş Vahdeti’yi, Bediüzzaman’ın bizzat; edebe, nezakete davet eden yazıları aynı gazetede yayımlandı.” Biraderim Derviş Vahdeti Beye!” başlığıyla çıkıp, ilk cümlesi “Edipler edepli olmalıdır.” olan yazı bunlardan biridir.(6)

Derviş Vahdeti’nin Volkan gazetesi

Bediüzzaman’ın yazılarının yayınlandığı gazetelerden biriside Serbesti gazetesidirAskerlere hitaben yazılan üç makalesi vardırDaha çok sahibi ile özdeşleşen ve anılan gazetenin kurucusu Hasan Fehmi (d. 1874 – ö. 6 Nisan 1909, İstanbul), Arnavut kökenli Osmanlı  gazetecisidir.

Yazı işleri müdürü ve başyazarı olduğu Serbesti Gazetesi’ndeki yazılarında İttihat ve Terakki yönetimini sert bir dille eleştiren gazeteci, 6 Nisan 1909 günü vurularak öldürülmüş ve Türkiye’de ilk basın şehidi olarak tarihe geçmiştir. Öldürülmesinden sonra gelişen olaylar, İttihat ve Terakki yönetimine karşı gelişen 31 Mart Ayaklanması’nı tetikledi. Öldürüldüğü 6 Nisan günü, Türkiye’de “Öldürülen Gazeteciler Günü olarak kabul edilir. Hasan fehmi,nin öldürülmesi 31 mart  hadisesinin önemli olaylarından birisi olarak kabul edilir.

Bediüzzaman’ın üç adet makalesinin yer aldığı bir diğer gazetede Mizan gazetesidir. Jön türk lideri mîzancı mehmed murad bey’in 1896-1908 yılları arasında kesintili olarak 348 sayı çıkardığı gazete. Mısır’da,Paris’te, Cenevre’de ve meşrutiyetten önce ve sonra olmak itibari ile İstanbul’da yayınlanmıştır. Gazete 2.abdülhamid döneminde yayınlandığında muhafazakar bir tutum benimsemiştir, Mısır, Paris ve Cenevre’deki yayınlarda ise sert bir muhalif çizgiyi benimsemiştir. 2. meşrutiyetin ilanı sonrasında İstanbul’da tekrar yayınlandığında ise ittihat ve terakki iktidarına karşı aynı muhalefeti devam ettirmiştir.   31 Mart vakası ile beraber kapatılmıştır.

Tanin gazetesi

Dengeli bir fikir adamı olan, İttihad ve Terakki iktidarı döneminde de muhalefetini sürdüren Mizancı Murad’ın, Şehzadebaşı Ferah Tiyatrosunda verdiği konferansını sabote etmek ve konuşmasına mani olmak için buraya gelen İttihatçıların eylemi, Bediüzzaman Said Nursi’nin gayretleriyle boşa çıkarılmıştır. Bu gurubun çıkardığı gürültü ve kargaşa üzerine kürsüye çıkan Bediüzzaman, Mizancı Murad’a sahip çıkarak, “Hatibin sözünü kesmenin, meşrutiyet adabına uymadığı”nı belirtmiş, bazı ellerin silaha sarılmasına kadar varan salondaki gerginliğin yatışmasına vesile olmuştur.

Çok yönlü bir fikir adamı olan Mizancı Murad, hürriyetin tarifi ve sınırları konusunda Tanin yazarı olan Hüseyin Cahit ile tartışmaya girmiştir. Bu fikri münakaşada Mizancı Murad’ı destekleyen Bediüzzaman, onun haklı, Hüseyin Cahit’in ise haksız olduğunu ifade etmiş, ayrıca gerçek hürriyeti tarif ederken, “Tam ve mükemmel hürriyet, kişinin firavunlaşmaması ve başkasının hürriyeti ile alay etmemesidir. Şüphesiz, gaye haktır; ama mücadele üslubu uygun değildir” (Münazarat, s. 56) tespitinde bulunmuştur.(7)

Muhterem Abdülkadir Badıllı’nın araştırma ve tesbitleriyle Bediüzzaman’ın gazetelerde yer alan makalelerinin tarih ve sırasına göre  dizimi aşağıya çıkarılmıştır.

SIRA

GAZETE İSMİ TARİHİ-GÜNÜ

Rumi-Miladi

SAYI MAKALENİN BAŞLIĞI
1 Misbah 19 Eylül 1324                02 Ekim 1908 2 Dağ meyvesi acıda olsa devadır(*)
2 Misbah 26 Eylül 1324                09 Ekim 1908 3 Aynı makalenin devamı
3 Misbah 26 Eylül 1324                09 Ekim 1908 3 Musahabe‑nutk‑ı sabıkın neticesi
4 Misbah 18 Teşrin-i evvel 1324 01 Kasım 1908 6 İlmiyye‑i ifade‑i meram
5 Şûray‑i Ümmet (İttihad ‑ Terakkicilerin nâşır‑ı efkârı) 6  Teşrin-i sani 1324     19 Kasım1908 46‑140 Hamidiye alaylarına dair beyan-ı hakikat
6 Şark ve Kürdistan (Bu yazı gazetede neşirden beş altı ay evvel Mabeyne dilekçe olarak verilmiştir.) 19 Teşrin‑i sani 1324           02 Aralık 1908 1 Kürtler neye muhtaçtır.
7 Kürd Teavün ve Terakki (Bu makale Kürtçe olarak yayınlandı.) 22 Teşnin‑i sani 1324     04 Aralık 1908 1 Bediüzzaman Molla  Saidi Kürdî’nin nasayihi
8 Volkan 26 şubat 1324                11 Mart 1909 70 Hakikat
9 Volkan 21 Mart 1324                 14 Mart 1909 73 Yaşasın şeriat-ı Garra
10 Volkan 05 Mart 1325                 18 Mart 1909 77 Dağ meyvesi
10/1 Volkan 11 Mart 1325                24 Mart 1909 83 Dağ meyvesi
10/2 Volkan 12 Mart 1325                25 Mart 1909 84 Dağ meyvesi
11 Volkan 14 Mart 1325                 27 Mart 1909 86 Saday‑ı Hakikat
12 Volkan 18 Mart 1325                   01 Nisan 1909 90 Reddül‑evham
13 Volkan 19 Mart 1325                   02 Nisan 1909 91 Reddül‑evham (üsttekinin devamı)
14 Volkan 23 Mart 1325                                     05 Nisan 1909 97 Ziyay‑ı Hakikat
15 Volkan 25 Mart 1325                 07 Nisan 1909 99 Ziyay‑ı Hakikat
16 Volkan 29 Mart 1325                 11 Nisan 1909 101 Lemaan‑i Hakikat ve İzale‑i şübehat
17 Volkan 30 Mart 1325                 12 Nisan 1909 102 Lemaan‑i Hakikat ve İzale‑i şübehat
18 Volkan 31 Mart 1325(Meşhur 31 Mart günü)                     13 Nisan 1909 103 (üstteki yazının devamı)
19 Volkan 02 Nisan 1325                 15 Nisan 1909 105 (üstteki yazının devamı)
20 Volkan 04 Nisan 1325                 17 Nisan 1909 107 Kahraman askerimize
21 Serbesti 4 Nisan 1325                        17 Nisan 1909 151 Asker kardeşlerime
22 Mizan 04 Nisan 1325               17 Nisan 1909 128 Asakire hitab
23 Mizan 05 Nisan 1325                                     18 Nisan 1909 129 Ey asakir‑i muvahhidîn
24 Mizan 05 Nisan 1325                 18 Nisan 1909 129 Cemiyetlere hitab
25 Serbestî 07 Nisan 1325               20 Nisan 1909 152 (aynı yazının devamı)
26 Serbestî 07 Nisan 1325

20 Nisan 1909

154 Umum zabitlerimize
27 Volkan 07 Nisan 1325

20 Nisan 1909

110 Asakire hitab
28 Volkan 07 Nisan 1325

20 Nisan 1909

110 Cemiyetlere ihtar‑ı Mühim
29 Volkan 07 Nisan 1325

20 Nisan 1909

110 Sada‑yı vicdan

(*) Bu makale daha sonra Volkan gazetesi 83 ve 84 sayı ve 11 Mart 1325-24 Mart 1909 da neşredildi.

Sıralanan ilaveleriyle beraber şu üç parça, yani nutuk, makale ve kitapların birçoğu bilahere “Âsâr‑ı Bediyye” isimli bir mecmuada toplattırılıp neşredildi. Bunların asılları ise, yukarıdaki listede görüldüğü üzere “Nutuk‑1” ve “iki Mekteb‑i musibetin şehadetnamesi” kitaplarıyla, “şûra‑yı Ümmet, Misbah, şark ve Kürdistan, Kürt Tevaün ve Terakki, Volkan, Serbestî ve Mizan” gazetelerinde neşredilmişdir. Bunlardan 14 makale “Volkan” gazetesi, İstanbul Belediye Kütüphanesi, Volkan 22 numarada ve sair kütüphanelerde mevcut ve mahfuzdurlar. Listeleri verilen makalelerin dışında Hz. Üstâd Bediüzzaman’ın o günlerine ait başka herhangi bir makale veya kitabına rastlanmamıştır. Bediüzzaman’ın başka makale veya açık mektuplarından hayalî şekilde söz edenler olmuşsa da, kesinlikle hilaf söylemişlerdir. Vardır diyenler varsa, bir ucunu göstersinler.(8)

Bediüzzaman’ın yukarıda listelenen yazıları ayrıca Yeni Asya Neşriyat tarafından basılan”Eski Said Dönemi Eserleri”kitabının başlangıç kısmında “Makalat”bölümünde yayınlanmıştır.

Bediüzzaman gazetelerde yayınlanan makalelerinin yanı sıra ilk kez yeni bir teşebbüste bulunmak üzere  01 Şubat 1909 tarihinde çıkaracağı gazetesinin müracaatını gerçekleştirir. “Ma’rifet Ve İttihâd-ı Ekrâd” adıyla  haftalık olarak çıkaracağı Türkçe ve Kürtçe gazetesi için gerekli mercilere yazışmalar yapılır.Gazetenin çıkarılma nedenini Bediüzzaman dilekçesinde dile getirir.

“Çıkartılmak istenen gazetenin dilinin Türkçe ve Kürtçe olması adının da; “Ma’rifet ve İttihad-ı Ekrâd” yani bugünkü dilde “Kürtlerin Birliği ve Bilgilenmeleri” olması, olumsuz düşünce sahibi olanların ırkçılık damarlarıyla atağa geçmelerini sağlamıştır.

Gazetenin konusunun; “siyaset-i şer’iye ve ulûm ve şu’ûn-ı muhtelifeden” yani “şer’i siyaset ve muhtelif bilim ve işlerden” bahseden bir gazete olacağının belirtilmesi, ırkçı yaklaşımın önünü tamamen kestiğini özellikle belirtmek gerekmektedir. Çünkü şer’i bir siyasette ırkçılığa asla yer yoktur. Bilimsel yaklaşımlar buna zaten fırsat vermeyeceği gibi, muhtelif işler de, ırkçılık gibi zarar veren işlere değil, faydalı işlere yer vermekten başka bir şey değildir. Bediüzzaman’ın hayatını okuyanlar çok iyi bilir ki, hiçbir zaman ırkçılık yapmamıştır.Gazetenin yayın ilkeleri maddeler halinde sıralanırsa,

1-Siyaset-i Şer’iye (İslama uygun siyaset)

2-Ulûm-ı muhtelife (Çeşitli İlimler)

3-Şu’ûn-ı muhtelife (Çeşitli İşler)

a) Sosyal Problemlerin Çözümüne Yönelik Bir Yayıncılık

b) Fıtri Meyelanları Uyandıran Bir Yayıncılık

c) İ’la-yı kelimetullahı Esas Alan Bir Yayıncılık olarak başlıklar halinde sunulabilir”(9)

Meraklılarına Bediüzzaman’ın Başbakanlık Osmanlı Arşiv Belgelerinde kayıtlı gazete müracaatı ile ilgili belgelerin Müfid Yüksel tarafından Osmanlıcadan Latinceye çevrilen orijinal ifadelerini aktaralım.

DH. MKT

2730/76

14/M/ 1327

Bâb-ı Âlî

Nezâret-i Celîle-i Dâhiliye

İdâre-i Matbuât

Aded: 1498

Bedîüzzamân Saîd-i Kürdî Efendi Hazretleri tarafından takdîm edilip idâre-i çâkerîye havâle buyurulan ‘arzıhâlde siyâset-i şer’iyye ve ulûm ve şuûn-i muhtelifeden bâhis olmak ve şimdilik haftada bir, ileride yevmî çıkarılmak üzere “ Ma’rifet Ve İttihâd-ı Ekrâd ” nâmıyla Türkçe ve Kürdçe bir gazetenin neşrine me’zûniyet i’tâsı istid’a edilmiş olmasıyla matbuât nizâmnâmesinin üçüncü ve dördüncü maddelerinin fıkra-i ûlaları ahkâmına tevfîkan müsted’î-yi mumaileyh hakkında muâmele-i lâzime ifâsıyla netîcesinin inbâsı husûsunun zabtiyye nezâret-i ‘aliyyesine emr u iş’âr buyurulması bâbında emr u fermân hazret-i men lehu’l-emrindir. Fi 10 Muharrem Sene 1327 Ve Fi 20 Kânûn-i Sânî Sene 1324

Matbuât-ı Dâhiliye Müdîri

Mehmed Tevfîk

Dâhiliye Mektûbî Kalemi

No: 1498/21

Müsevvidin İsmi: Mehmed

Tesvîd Târîhi: 21 Kânûn-i Sânî Sene 1324

Târîh-i Tebyîzi: 24 Kânûn-i Sânî 1324 / 14 Muharrem 1327

Konu ile ilgili ikinci belge

Zabtiyye Nezâret-i Behiyyesine

Siyâset-i şer’iyye ve ulûm ve şuûn-i muhtelifeden bâhis olmak ve şimdilik haftada bir, ileride yevmî çıkarılmak üzere “ Ma’rifet Ve İttihâd-ı Ekrâd ” nâmıyla Türkçe ve Kürdçe bir gazetenin neşrine me’zûniyet i’tâsı Bedîüzzamân Saîd-i Kürdî Efendi hazretleri tarafından verilen ‘arzıhâlde istid’a olunmuşdur. Matbuât nizâmnâmesinin üçüncü ve dördüncü maddelerinin fıkra-i ûlaları ahkâmına tevfîkan mumaileyh hakkında muâmele-i lâzimenin ifâsıyla netîcesinin inbâsı husûsuna himmet..

Bediüzzaman’ın müracaatının akıbetinin ne olduğuna dair şimdilik herhangi bir belgeye ve bilgiye sahip değiliz;fakat O’nun hayatı incelendiğinde 1909 tarihinden sonra tekrar Van’a geri dönmesi Suriye’nin Başkenti Şam’a gitmesi,tekrar İstanbul’a dönüp Rumeli seyahatine katılıp tekrar Van’a avdetiyle Birinci Dünya savaşının patlak vermesi ve Rusya’daki esaret hayatın bitmesinin hemen akabinde İstanbul işgali gibi meydana gelen ve cihanı sarsan olaylar gibi engeller Bediüzzaman’ın gazete çıkarma fikrini o dönemlerde ortadan kaldırmıştır.Yaklaşık kırk sene sonra Bediüzzaman matbuat lisanıyla konuşmak gerektiğini bu ifadelerinden anlamak mümkün.” Risale-i Nur, bu mübarek vatanın manevi bir halaskarı olmak cihetiyle, şimdi iki dehşetli manevi belayı def etmek için matbuat alemiyle tezahüre başlamak, ders vermek zamanı geldi veya gelecek gibidir zannederim.
O dehşetli beladan birisi: Hıristiyan dinini mağlup eden ve anarşiliği yetiştiren şimalde çıkan dehşetli dinsizlik cereyanı, bu vatanı manevi istilasına karşı Risalei n-Nur, sedd-i Zülkarneyn gibi bir sedd-i Kur’âni vazifesini görebilir ve alem-i İslamın bu mübarek vatanın ahalisine karşı pek şiddetli itiraz ve ithamlarını izale etmek için matbuat lisanıyla konuşmak lazım gelmiş diye kalbime ihtar edildi”(10)demek suretiyle matbuatın önemini dile getirmiştir.

Belgelerin orijinalleri

Belgelerin orijinalleri

Kaynaklar:

  1. http://www.ittihad.com.tr/index.php?option=com_content&task=view&id=394&Itemid=35
  2. http://www.ansiklopedim.net/s2/sura-yi-ummet.html
  3. http://kurd-tarihi.blogspot.com/2009/10/sark-ve-kurdistan-gazetesi-yaynda-1908.html
  4. http://www.kimsoran.com/emkine_k%C3%BCrt_%20basini.htm
  5. http://www.turkcebilgi.com/ansiklopedi/volkan_gazetesi
  6. http://www.sorularlarisale.com
  7. http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Enstitu&SubSection=EnstituSayfasi& Date=4/8/2005&TextID=894
  8. Bediüzzaman Said-i Nursi Mufassal Tarihçe-i Hayatı-Abdülkadir Badıllı Cilt 1 Sahife 286)
  9. http://www.risaleakademi.com/rnam/mektup-hatra-ve-belgeler/362-bediuezzaman-nasl-bir-gazete-stiyordu
  10. Mektubat | Bu Mektup On İki Sene Evvel Ya | 467
Posted in Bediüzzaman Araştırmaları, Genel | Yorumlar Kapalı

Bediüzzaman’ın Yorumuyla ‘Tan Olayı’

Günümüzden altmış yedi sene önce 4 Aralık 1945 tarihli gazeteler ‘İstanbul’da komünist görüşlü basın organlarına ait gazete matbaalarının ve kitabevlerinin çok kalabalık bir grup tarafından tahrip edildiğini’ yazıyordu. Akşam gazetesinin haberine göre, bir araya gelen binlerce üniversite genci Beyazıt Meydanı’nda toplanıp saat onda harekete geçerek, ellerinde “Ne faşistiz, ne komünistiz, demokrat vatanseverleriz”, ”Kahrolsun komünistler, kahrolsun Serteller”, ”Yaşasın demokrat Türk ülkesi” yazılı pankartlar bulunuyordu.
Gençler hazırladıkları çelengi Taksim’deki Cumhuriyet anıtına bıraktıktan sonra Sirkeci’den hareket ederek Tan Matbaası önüne gelince ”Kahrolsun Serteller, kahrolsun komünistler” diye bağırmışlar ve polis kordonunu yararak matbaaya girmişlerdir. Bu sırada camlar kırılmış, binanın içinde ve matbaa kısmında tahribat yapılmıştır. Yapılan tahribat, bu müesseseyi uzun müddet işlemeyecek bir duruma sokmuştur. İdarehane ve matbaa içindeki tesisler kullanılamayacak bir hale getirildiği gibi, altı yazı dizme makinesi, mürettiphane kasaları, baskı makineleri, telefonlar, radyolar ciddî tahriplere uğramıştır. Bazı kâğıt bobinleri de depodan çıkarılarak parçalanmış, bir kısım bobinler Sirkeci’ye kadar sürüklenerek denize atılmıştır.
Gençler, zabıtanın aldığı tedbirlere rağmen Beyoğlu’na da geçerek ”Yeni Dünya” ve “La Turquie” gazetelerinin basıldığı matbaaya gelmişler, içeriye girerek orada da baskı âlet ve makinelerini ağır hasara uğrattıktan sonra Taksim’e giderek İstiklâl Marşını söylemişler ve Cumhuriyet anıtına çelenk koymuşlardır. Kafile daha sonra dönüş yapmıştı.
Tan Olayı sırasında İstanbul’da sıkıyönetim olmasına karşın göstericilerden yargılanıp mahkûm olan olmadı. Baskına katılanlar arasında Süleyman Demirel, İlhan Selçuk, Celadet Moralıgil, Ali İhsan Göğüş gibi ilginç isimlerin yer aldığı bilinmektedir. Baskının sorumlularından hiç kimsenin ortaya çıkarılmamasına karşılık bu toplu linç ve yağma hareketine maruz kalan gazetenin sahibi Zekeriya Sertel ve eşi Sabiha Sertel ve yazarlardan Nail Çakırhan hakkında daha önce yayımlanmış bazı yazılarından dolayı dâvâlar açıldı. Serteller mahkemede “Meclisin ve hükümetin manevî şahsiyetlerine hakaret” ile ilgili 159. ve 173. maddelerinden yargılandılar.1
Tan olayının meydana geldiği tarihte Bediüzzaman, Emirdağı’nda mecburî ikamete tabi tutulmuştu. Henüz Emirdağ’a geleli beş ay olmuştu. Afyon hapsinden sonra burda da rahat bırakılmamış, hükümetin türlü entrikalarına muhatap olmuş ve sürekli takip ve nezaret altında tutulmuştu. Bu yetmiyormuş gibi hizmetçisi kendisine hizmetten alıkonularak, hükümetin hizmet için görevlendirdiği kişi tarafından zehirlenmişti. Hatta Nur Talebeleri “Bediüzzaman vefat etmiştir” söylentileri üzerine, derin üzüntülerini birbirlerine mektup yazarak dile getirmişlerdir.
İşte Bediüzzaman Emirdağı’nda iken, anlatmaya çalıştığımız gazete haberiyle ilgili yorumunu içeren bir lâhika mektubu yayınlar. Emirdağ Lâhikası’nda yer alan mektubun ilgili kısmı şu şekildedir:
“(…) Hem bu hadise zamanında İstanbul da bolşevizm aleyhindeki nümayiş [gösteri] hadisesi, Risale-i Nur’a karşı perde altında hücum eden iki kuvvet birbirine vaziyet almaya başladığı cihetle, Risale-i Nur fütuhatına büyük bir vesiledir. Muvakkat bize karşı bazı ilişmeler olsa da, hiç ehemmiyeti yok. Çünkü, bolşevizmin, Müslümanlar içinde anarşilik mahiyetinde küfr-ü mutlak ve fikr-i tabiatla yerleştirilmesine mukabil, ancak ve ancak Risale-i Nur’un fevkalade kuvvetli hakikatleri çıkabilmesinden, milliyetperver ve vatanperver ve siyasetçiler ve dindarlar, Risale-i Nur’un arkasına girmeye ve onunla barışmaya ve onunla siper almaya bir yol açılıyor nazarıyla bakıyoruz. Said Nursî.”2
Bediüzzaman’ın bu manidar yorumunun dışında, olaydan bir gün sonra bir kısım Nur Talebelerinin de bir mektup kaleme aldıklarını ve Bediüzzaman’ın bu mektuba da Lahikalar’da yer verdiğini görürüyoruz. “İstanbul’da Komünistler Aleyhindeki Hâdiseyi Gören Risâle-i Nur Talebelerinin Mektubundan Bir Parça” başlıklı bu mektup ise şöyledir:
“Aziz kardeşlerim,
Lehü’l-hamdü ve’l-minnetü [Hamd ve minnet Allah’a mahsustur]. Dün, Nurun manevî bir fütuhatı, bütün azamet ve dehşetiyle İstanbul’da görüldü. Küfr-ü mutlakı dünyaya, hususan âlem-i İslâma yerleştirmek isteyen bir cemiyet ve onun naşir-i efkârı ve mürevvic-i âmâli olan bir iki gazete matbaası ve kütüphanesi darmadağın edilerek, dinsiz yaptık, komünist yaptık zannedilen gençlik ve mekteplilerin ağzıyla ve harekâtıyla ve fiilleriyle protesto edildi. ‘Kahrolsun komünistlik’ diye bedduâlar edildi. Bu cemiyetin, binler lira maddî, milyonlar lira da manevî zararı oldu. Ve üzülen bizlere, kalbimiz ve ruhumuzla çok alâkadar bir şahs-ı manevî, ‘Ey Nurcular! Şimdi maddî imkân hasıl olmuyor diye üzülmeyiniz. Nurun fütuhatı geniş bir sahada devam ediyor. Küllî bir muvaffakıyet hasıl oluyor. Vesâire, vesâire’ diye bağırdı. Hâzâ min fazlı Rabbî [Bu, Rabbimizin fazlındandır].”3
Tan olayının dile getirildiği her iki mektupta; olay “Risale-i Nur fütuhatına büyük bir vesile” ve “Nurun manevî bir fütuhatı” olarak ilân edilir; fakat aslında ilk anda akla gelen, olayın dahilde menfî bir hareket olduğu ve Risale-i Nur mesleğine aykırı olduğu düşüncesidir. Çünkü bu olayda şiddet ve haksız yere bir saldırı söz konusudur; fakat aslında bu mektuplarda sadece olayın tesbiti yapılmıştır. “Vakıa budur” denilmiştir. Yoksa Bediüzzaman’ın veya Nur Talebelerinin bu olayı tasvip ettiğine dair bir beyan olmamıştır. Nitekim Bediüzzaman’ın sadık talebe ve hizmetkârlarından Zübeyir Gündüzalp’in notlarında da, bu hadiseyle ilgili olarak “Müsbet Hareket” başlığı altında şu satırlara rastlıyoruz:
“Tan Gazetesi baskını hadisesinde Üstad, hiçbir talebesini ‘Siz de katılın’ diye göndermemiştir.”4
Bediüzzaman, aynı şekilde Risale-i Nur’a ne zaman bir taarruz vuku bulmuşsa meydana gelen zelzelelere dikkat çekmiştir. Musîbetin hikmetini izah etmiştir. Meydana gelen hadiselerde beşer zulmünün yanında kaderin adaletini göstermiştir.
İşte bu olayın da hikmet ciheti nazara verilmiş, yıllarca inançsızlık üzerine kurulan eğitim sisteminin sonucunda dinsiz yapılmak istenen bir neslin, komünist kuvvetine karşılık yaptığı ilk ve ciddî tepkiyi gösteren haber “Risale-i Nur fütuhatına büyük bir vesile” ve “Nur’un manevî bir fütuhatı” olarak kabul edilmiştir. Aynı zamanda da Nur’un geniş dairede de fütuhatının olacağı müjde verilmektedir.
Hadiseyle ilgili olarak, Bediüzzaman’ın mektubundaki dikkat çekici diğer yorum ise; “milliyetperver ve vatanperver ve siyasetçiler ve dindarlar, Risale-i Nur’un arkasına girmeye ve onunla barışmaya ve onunla siper almaya bir yol açılıyor nazarıyla bakıyoruz” ifadesidir.
Garip bir tevafuk ki, Tan olayını haber veren Akşam gazetesinin aynı günkü 4 Aralık 1945 tarihli nüshasının sağında yer alan haberde Celal Bayar’ın C. Halk Partisi’nden istifa ettiğini ve yeni kurulacak olan Demokrat Partiyle çalışmalara başlayacağını ifade ediyor. Böylece Türkiye’de maddî ve manevî kalkınmanın ilk adımları atılmış oluyordu.

Dipnotlar:

  1. http://tr.wikipedia.org/wiki/Tan-Olay%C4%B1
  2. Emirdağ Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, 2008-İstanbul, Mektup No: 63, s. 192.
  3. Tarihçe-i Hayat, Yeni Asya Neşriyat, 2006, s. 749; Emirdağ Lahikası, Yeni Asya Neşriyat, Mektup No: 65, s. 195
  4. Zübeyir Gündüzalp, Bir Dava Adamının Notları, Mega Basım, İstanbul-2004, s. 59.

Posted in Bediüzzaman Araştırmaları, Genel | Yorumlar Kapalı

Bediüzzaman’ın Hayatında İz Bırakan Bir Mekan: Toptaşı Tımarhanesi

Bediüzzaman’ı tımarhaneye götüren süreç:

Bediüzzaman 1907 yılının sonlarına doğru Bitlis Valisi olan İşkodralı Tahir Paşa’nın 16 Kasım 1907 tarihli referans mektubu ile İstanbul’a gelir. Mektupta Tahir Paşa, Sultan Abdulhamid’e  Bediüzzaman’ın ilim ve faziletinden bahisle tedavisi konusunda gereken yardımın yapılmasını talep eder.

Bediüzzaman İstanbul’a görünürde tedavi maksatlıda olsa aslında büyük hayallerle gelmişti.Yıllardır gerçekleşmesini arzu ettiği eğitim projesini padişaha sunacak ve ondan destek isteyecekti. Divan-ı Harb-i Örfi adlı eserin yayıncısı ve önsöz yazarı, İçtihad Kütüphanesi sahibi olan Kürdizade Ahmed Ramiz Bediüzzaman’ın İstanbul’a gelişini kitabın önsözünde şöyle ifade eder:“Evet, Said Nursî İstanbul’a, şûrezâr vilâyât-ı şarkiyenin maarifsizlikle öldürülmek istenilen Yıldız siyasetlerine istikamet vermek azmiyle gelmişti. Daha İstanbul’a gelmeden, Van’dan, Bitlis’ten, Mardin’den defaatla nefyolmasından, İstanbul’a gelmesiyle beraber, merhum Sultan Abdülhamid tarafından suret-i ciddiyede tarassut altına aldırıldı. Birkaç kere tevkif edildi. Nihayet bir gün geldi, Said Nursî’yi Üsküdar’a, Toptaşı’na yolladılar. Çünkü hapishanede ikaz edilecek kimseler bulunmak muhtemeldi. Tımarhaneden ikide bir çıkartılıyor; maaş, rütbe tebşir ediliyor; Hazret-i Said, “Ben memleketimde mektep-medrese açtırmak üzere geldim, başka bir dileğim yoktur. Bunu isterim, başka birşey istemem” diyordu. Tâbir-i âharle, Bediüzzaman iki şey istiyordu: Vilâyat-ı şarkıyenin her tarafında mektepler, medreseler açtırmak istiyor ve başka birşey almamak istiyordu.(1)

Aslında Bediüzzaman’ın Doğu’da fen ilimleri ile din ilimlerinin bir arada okutulacağı bir eğitim sistemine yani Medresetüzzehra projesine Sultan Abdülhamit yabancı değildi.Kendisi de bu konuda 1892 yılında Mekteb-i Aşiret-i Humayun’un kurulmasına öncülük etmiştir. “İstanbul’da Akaretler’deki bir binada bir yıl faaliyet gösteren bu okul Kabataş’taki Esma Sultan Konağına taşınmış, kapanana kadar burada eğitime devam etmiştir. Okul kapandıktan sonra aynı binada Kabataş Lisesi eğitime başlamıştır.

Aşiretlerin yoğun ve hakim olduğu bölgeleri muhafaza etmek için, bunların reislerinin ve ağalarının çocuklarını, Osmanlı kültürüyle yetiştirerek devlete ve saltanata bağlamak amacıyla açılmıştır.

Mektebe ilk olarak Halep, Bağdat, Suriye, Musul, Basra, Diyarbakır, Trablusgarp vilayetlerinden ve Kudüs, Bingazi ile Zur sancaklarından, kabiliyetli ve muteber ailelerin 12 ile 16 yaş arasından ki çocukları alınmıştır.

Bunlar, özenle yetiştirildiler ve daha sonraki senelerde sayıları arttırıldı. İki yıllık öğretim programı, beş yıla çıkarılan okulda Kuran-ı Kerim, fıkıh, ilmihal gibi din bilgileri yanında, zamanın fen bilgileri, Fransızca, Türkçe, coğrafya, tarih, edebiyat ve askerî dersler okutuldu.

Başlangıçta sadece Arap aşiret reislerinin çocukları alınırken, sonraki yıllarda, okulun prestijinin artması üzerine Kürt ve Arnavut aşiret reislerinin çocukları da kabul edilmeye başlandı. Böylece mektep, bütün aşiretlere hitap eder duruma geldi. Aşiret mektebinden mezun olan çocuklar, Harbiye ve Mülkiye mekteplerine gönderildiler. Arşivler 1906′da çıkan yemeklerle ilgili bir ayaklanmada kapatıldığını yazsa da, politik bir ayaklanma sonucu kapatıldığı sanılmaktadır.”(2)

Bediüzzaman Sultan Abdulhamd’in İstanbul da tesis edip yürütemediği eğitim projesini yerelde yani Doğu’da sürdürmek istemiştir.Doğu’nun Alem-i İslam’ın merkezi olması hasebiyle İslam birliğine daha çok hizmet edilebileceğine inanmıştır.Ayrıca bu proje ile sadece aşiret reislerinin çocukları değil bütün doğu insanı ile beraber İslam aleminden gelen talebeler eğitime dahil edilecekti.

Bediüzzaman işte tam bu sıralarda (Mayıs 1908) eğitim reformları hakkındaki fikirlerini içeren dilekçesini Saray’a sundu.

Bu dilekçenin metni beş ay kadar sonra, 19 Kasım 1908′de Şark ve Kürdistan gazetesinde yayınlandı. Fakat gazetenin giriş yazısında da ifade edildiği üzere, bu dilekçe hiç de hoş olmayan sonuçlar doğurdu.

Bir yandan bazı alimlerin hasımca tavır takınmaları ve diğer yandan, hürriyetin kısıtlandığı bir dönemde, Bediüzzaman’ın mevcut eğitim politikalarını tenkit etmeye kadar giden pervasız ve cesaret dolu konuşmaları, Saray’ın dikkatini çekmiş ve sıkı gözetim altına alınmıştı.

Bir süre sonra, “Her soruya cevap veren ve Saray’a karşı böyle pervasız olup, eleştiriler getiren bir adam, olsa olsa deli olabilir.” denilerek, Bediüzzaman akıl hastanesine sevk edilir.(3-a)

Hastanede onu muayene etmek üzere Saray doktorlarından biri görevlendirilir. Bediüzzaman doktora, neden ve nasıl buraya gönderildiğini dört madde halinde anlatır ve doktor hayretler içinde kalır. Büyük bir deha ve yüksek bir zeka ile karşılaştığını fark eden doktor:

“Şimdiye kadar İstanbul’a gelenlerin içerisinde zeka ve fetanetçe (aşırı zeki)  böyle bir nadire-i cihan bulunmuş değildir.” şeklinde bir rapor hazırlar ve Saraya gönderir. Bu raporu alan ve daha önce İkinci Abdülhamid’e Bediüzzaman hakkında yalan yanlış bilgiler vererek onu yanıltan Saray paşaları telaşa düşerler ve bir an önce onu İstanbul’dan uzaklaştırmanın yollarını ararlar.

İlk tedbir olarak Bediüzzaman’ı hemen bir hapishaneye naklettirirler ve orada da başlarına bela olmaması karşılığında rüşvet teklif ederler; ancak bir netice elde edemezler. Ardından Padişah’ın iradesi ile Zaptiye Nazırı Şefik Paşa Bediüzzaman’a gönderilir.

Zaptiye Nazırı Padişah’ın selamını kendisine ilettikten sonra, Doğu’ya tekrar dönmesi halinde kendisine otuz lira maaş bağlanacağını söyler ve bunun üzerine Bediüzzaman ile aralarında ciddi bir tartışma başlar. Bediüzzaman cevap olarak:

“Ben maaş dilencisi değilim. Kendim için değil, milletim için geldim. Hem de bunu bana teklif etmek, rüşvet ve susma payıdır. Benim şahsi menfaatimi neden milletin genel menfaatine tercih ediyorsunuz?” der.

Rüşvetin fayda vermeyeceğini anlayan Şefik Paşa:

“Nasıl ve hangi cesaretle Padişah’ın teklifini reddediyorsun, sonun çok vahim olacaktır.”

diyerek tehdit yolunu dener. Bediüzzaman cevap olarak:

“Reddediyorum, ta ki Padişah beni çağırsın da gerçekleri söyleyeyim. Hem, idam olunsam, bir milletin kalbinde yer edeceğim,..”

diyerek bu tehdide beş para önem vermez ve Şefik Paşa eli boş olarak geri döner.(3-b)

Said Nursi’nin o dönemdeki portresini “Sırat-ı Müstakim Dergisi”nin sahibi olan Eşref Edip, şu ifadelerle resmeder:

“Hürriyet mücadelesinde celadet ve şehameti o derece idi ki, herkesin ağzını açmaktan korktuğu, işaretle konuştuğu bir zamanda onun bu kadar cesaret ve celadet göstermesi zamanın havsalasına sığmadı. Sarayın ve paşaların ferman ferman olduğu, mutlak bir kudrete sahip olduğu bir zamanda şark vilayetlerinden gelen bir adamın bu kadar cesaret göstermesi hayret ve taaccüple telakki edileceği tabii idi. Halka köle nazarı ile bakan müstebit paşalar;  ‘Bu kadar cesaret akıl karı değildir!..’ diyerek onu tımarhaneye sokmaktan başka kendileri için halas ve rahat çaresi göremediler.”(3-c)

Bediüzzaman, zulmen atıldığı bu ilk hapishanede çok kalmaz ve Meşrutiyet’in kabulünden sonra ilan edilen siyasi af kapsamında hürriyetine kavuşur.(3)

Bediüzzaman bütün gayretlerine rağmen Sultan Abdülhamit ile görüşmeye eğitim projesini anlatmaya yol bulamaz.Yüksek bir zekaya sahip olan padişah Bediüzzaman’ı dinleyebilseydi ve düşüncelerini paylaşabilseydi büyük Osmanlı Devletinin geleceği bambaşka bir tarzda şekillenebilirdi.Görüşmenin olamaması kaderin bir cilvesi olsa gerek.Bediüzzaman’ın tabiriyle düşüncelerine kulak verilmediği gibi” İstanbul’da bu âfetli şöhret içinde mücadele ederek, nihayet rakiplerimin ifsadatıyla, merhum Sultan Hamid’in emriyle tımarhaneye kadar sürüklendim.”(4)diyerek dert yanmıştır.

Toptaşı Tımarhanesi:

Bediüzzaman’ı bazı kaynaklara göre on beş gün bazı kaynaklara göre de  bir müddetle misafir eden tarihi Toptaşı Tımarhanesini tanımaya çalışalım.    İstanbul’un üçüncü akıl hastanesi olarak 1583′te Sultan III. Murad’ın annesi Nurbanu Sultan tarafından yaptırılmıştır.     ”Bimarhane-i Valide-i Atik” olarak da bilinen bu hastane daha sonraları Sultan III. Selim döneminde süvari kışlası olarak kullanılmıştır.

Darü’ş- şifa diğer Osmanlı hastaneleri gibi uzun yıllar tam teşekküllü bir hastane olarak halkın hizmetinde olmuştur. 19. yüzyıl başlarında mimarlık yönünden eskimesi, onarımdan yoksun kalması nedeniyle buraya yalnız akıl hastaları alınmaya başlanmıştır. Bu nedenle Toptaşı Bimar Hastanesi, halk arasında akıl hastanesi olarak ün salmıştır. Buraya akliyeci olarak atanan ilk hekim, Monceri (Mongeri) adında bir İtalyan doktordur. Valide külliyesi zamanla bir Bimarhane (akıl hastanesi) haline gelince asıl Darü’ş-şifa hastanesi kadın hastalara ayrılmıştı. Erkek hastalara ayrılan binanın üst kısmı Darü’l-Hadis, alt kısmı da lojman (hücre) olarak kullanılırdı. 3.selim zamanında süvarilere kışla görevi yapan bina 1865 yılına kadar ordu emrinde kaldı. Bu yıllarda İstanbul’u kavuran kolera hastaları için bir teşirhane olarak kullanıldı. 1919’da işgal kuvvetleri zamanında da külliye çok perişan bir hale düştü.

Toptaşı Bimarhanesi’nin yönetim biçiminde II. Meşrutiyet’in ilanından sonra değişiklikler olmuştur: Dr. Avni Mahmud Bey (1862-1921) başhekimliğe atanmış, bimarhanenin yaşam koşullarıyla hasta bakımı tartışmaya açılmıştır. Bimarhane, yeni oluşturulan ‘Müessesât-ı Hayriye-i Sıhhiye Müdiriyeti’ne bağlanırken, hastanenin durumu ve yeni yönetim altında yapılan reformlar, yatırımlar ve geleceğe yönelik planlar bir raporda toplanmıştır.Bu raporun

büyük ölçüde Sertabib muavini (Tabib-i sani) Dr. Ali Muhlis Bey’in (1880-1935) görüşlerini yansıttığı söylenebilir. Raporda, özellikle hasta ölümlerinin azaltılabilmiş olması Meşrutiyet yönetiminin bir başarısı olarak gösterilmiştir: ‘Hamden-sümme-hamden, saye-i meşrutiyet’de mecaninin işbu ahval-i sefalet-i iştimalleri ref’ olunarak, vefiyatın mikdarı gereği gibi tenakus eylemişdir.’(5)Başhekim Doktor Avni Bey’in rahatsızlığından sonra görevi devralan eski şişli “mecanun müşahedehanesi” başhekimi Dr. Mazhar Osman Bey’in özel gayretleri ile külliye tımarhane olmaktan çıkarılıp laboratuarları ile bir sağlık kuruluşu haline getirildi.
Ancak Karacaahmet’teki kimsesizler tekkesi bu hastaneye büyük yük oluyordu. Dr. Mazhar Osman Bey hükümet nezdindeki girişimi ile Bakırköy’deki eski “Reşadiye Kışlası” onarılarak “Bakırköy Akliye ve Asabiye Hastanesi” olarak hizmete girince Toptaşı Bimarhanesindeki hastalar 1925’te buraya nakledildi. Bunların yerine Karacaahmet’teki cüzamlı hastalar getirildi. 1935 yılında “Modern Bakırköy Cüzzam Pavyonu” hizmete girince Toptaşı tamamiyle boşaltıldı. O yıllarda Gümrük ve Tekel Bakanlığı emrinde bir tütün deposu olarak kullanılmaya başlandı. İşte o yıllarda külliyede çok büyük tahribat yapılmış, ahşap sütunlar tarumar edilmiştir. Daha sonra Toptaşı Cezaevi olarak Adalet Bakanlığı emrinde yıllarca kaldı. Askerlerin kubbelerinin üzerindeki kurşunları delerek hatıra yazıları yazmalarından dolayı kubbeler su aldı ve rutubetlendi, bir kısım yerlerinde çimen ve ağaçlar büyümeye başladı. Yıllarca mektep, medrese, ricat ve misafirhane olarak görev yapan bu külliye sonunda harabe haline geldi. Bimarhanenin bütün odaları çöplerle dolmuş, iç bahçeler kedi ve köpeklere yuva olmuştu. Halbuki bu külliye ne seçkin misafirleri günlerce ağırlamış, bülbül sesli hafızlar burada yetişmiş, sabah akşam yüzlerce kimsesize yemek sunmuştu. Buna rağmen ecdad yadigarı bu eser harap ve bitap düşmüştü. İşte tam bu sırada 1978 yılında, bir kısmında Toptaşı Cezaevi bulunduğu zamanda aşağı kısmı, İmam-Hatibe tahsis edilmiş ve burada öğretime başlanmıştır.

Bediüzzaman’ın kaldığı tımarhaneydi burası. Necip Fazıl’ın “Zindandan Mehmed’e Mektub”u yazdığı hapishaneydi. Hastaneydi bir zamanlar. Çok daha eskiden medreseydi. Bekletilen, şifa dağıtılan, ilim-irfan sahibi kılan… Yüzlerce yıllık bir tarihî mekândı. Geçmişin hatıralarının, acılarının, meraklarının, dünya görüşlerinin, sevinçlerinin mekânlara sindiği söylenir. Vakıflar Genel Müdürlüğü, dört beş yıl boş kalan bu düşsel mekânı, 2003 yılından itibaren Güzel Sanatlar’a devretti.(6)

Topkapı Bimarhanesinin girişi ve eczanesi(1919) (Ş.Etker Koleksiyonu)

Kaynaklar:

  1. http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=DivaniHarbiOrfi&Page=14-15
  2. http://tr.wikipedia.org/wiki/Aşiret_Mektebi
  3. http://www.bediuzzamansaidnursi.org/hakkinda/uzun-biyografisi-0
    1. Mary F. Weld, Bediüzzaman Said Nursi, Entelektüel Biyografisi, s.70
    2. Yeni Tarihçe-i Hayat, Ramazan Balcı, s. 91c)      Eşref Edip, “İslam Düşmanlarının Tertiplerini Ortaya Çıkarmak Vazifemizdir,” Yeni istiklal Gazetesi, No: 241, 23 Mart 1966
    3. http://www.risaleinurenstitusu.org/index.asp?Section=Kulliyat&Book=Sualar&Page=426
  4. http://www.iudergi.com/tr/index.php/oba/article/viewFile/9035/8386
  5. http://www.dunyabizim.com/index.php?aType=haber&ArticleID=3363)
Posted in Bediüzzaman Araştırmaları, Genel | Yorumlar Kapalı